14 Temmuz 2026
Ben, Pir Sultan
Onu astıran paşa, bir zamanlar elini öpen müridiydi. Taş yağmurunun ortasında havada bir gül. Asılan bir aşığın sesi.
Pir Sultan’ı konuşturduk, konuşabildiği kadarıyla. Hakkında tek satır belge yok; ne kaldıysa türküden kaldı, menkıbeden kaldı. Karşılaşacağımız ses bir tarihin sesi değildir, bir söylentinin sesidir. Söylenti bazen belgeden doğru söyler.
Taş değmiyor bana.
Meydan dolu. Eller dolu. Atıyorlar. Taş dediğin ağırdır, taş dediğin bulur; bunlar bulmuyor. Yanımdan geçiyor, önüme düşüyor, ayağımın dibinde toprağa gömülüyor. Kalabalık kalabalık olunca nişan almayı unutuyor. Herkes atmış olmak için atıyor, değdirmek için atmıyor. Bunu darağacının dibinden görüyorum ve kimseye söyleyemiyorum. Taş değmiyor.
Sonra bir şey geliyor havadan, yumuşak. Kırmızı.
Gül.
Havada dönüyor, ağır ağır geliyor, göğsüme konuyor. Taş gibi düşmüyor, konuyor. O anda dizlerim kesiliyor. Bunca taşın yapamadığını bir gül yapıyor. Atanı görüyorum. Görmez olaydım.
Dur. Buradan anlatılmaz. Gülün neden taştan ağır olduğunu anlaman için önce adımı bilmen gerekir. Adımı, koyunlarımı, rüyamı, ikrarımı, bir de Hızır’ı.
Adımı rüyada verdiler
Anam bana Haydar dedi. Banaz’da doğdum. Sivas’ın yukarısında, Yıldızeli’nin dağına yaslanmış bir köy. Sorarsan aslımızı, Horasan’dan Hoy’dandır; öyle demişim bir deyişte, öyle bilirim. Dedelerim oradan kalkmış, yürüye yürüye bu bozkıra gelmiş. İnsan bir kere yurdundan kalkınca torunları da bir türlü tam oturamıyor. Bende o otursuzluk vardı, çocukken bile.
Koyun güderdim. Çobanlık dedikleri iş aslında bir bekleme biçimidir. Sürü otlar, sen bakarsın. Gök geniştir, gün uzundur, saz dizindedir. Ben konuşmayı insanlardan önce o yayladan öğrendim. Rüzgarın ota yatışından, kuzunun anasını çağırışından. Bir çobanın kulağı boş kalmaz; boş kalan kulağa dünya kendi sesini doldurur. Sonra bir gece o rüyayı gördüm.
Bir ihtiyar. Yüzü nurlu. Bir elinde dolu, bir elinde elma. Doluyu uzattı, aldım, içtim. İçince içimde bir şey yandı ki söndürmeye ömür yetmez. Elmaya uzandım, avucunun içinde bir ben gördüm ve o zaman bildim kim olduğunu. Hünkar, Hacı Bektaş. Bana dedi ki bundan sonra adın Pir Sultan olsun; sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Uyandım. Uyandım diyorum ya, yanlış. O gece aslında uykudan çıktım. Sonra bir nefesimde söyledim, hala söylerler:
Pir elinden bade içtim
Doğdum elinize düştüm
Ak cenneti gördüm geçtim
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Bir ad ki rüyada verilmiş. Uyanınca geri veremezsin. Anamın verdiği adı bir gece bir ihtiyar aldı, yerine kendi adını koydu. Kızmadım. Yalnız o günden sonra ben iki kişiydim: koyun güden Haydar, söz söyleyen Pir Sultan. Haydar tarlaya baktı, harmana girdi, kışın damı kürüdü. Pir Sultan’a gelince. Onun işi başkaydı. Onun işi, sonradan anlaşıldı ki, asılana dek sürecekti.
Derler ki gençliğimde sipahi olmuşum, Belgrad’a gitmişim, Budin’e gitmişim. Belki. Ben hatırlamıyorum, söylenti hatırlıyor. Benim hakkımdaki söylentiler benden çok yaşadı; alışsan iyi olur, ben alıştım. Hakkında kağıt tutulmayan birinin ömrünü komşuları yazar. Komşularım iyi yazmış, eksik olmasınlar. Yalnız şunu bilesin: bundan sonra ne anlatırsam, bir yanı türküdür. Türkü yalan söylemez, ama coşturucudur, coşmuşluğun altındaki o dert, o benimdir.
İkrar bir kere verilir
Evlendim, ev kurdum. Üç oğlum oldu: Seyit Ali, Pir Mehmet, bir de Er Garip. Bir kızım, Sanem. Bir de kız kardeşim vardı, Elif. Adlarını söylüyorum, çünkü adlar önemlidir; birazdan adı olmayan bir kalabalık girecek bu hikayeye, aradaki farkı gör diye şimdiden söylüyorum.
Evimin önünde bir söğüt vardı. Yaz akşamları altına oturur, saz çalardım. Çocuklar uyurdu, ben söylerdim. En iyi dinleyici uyuyan çocuktur. İtiraz etmez, unutmaz da. Büyüyünce bakarsın, senin türkünü kendi çocuğuna söylüyor.
Vakit geldi, dergahta post sahibi oldum. Pirim Hasan Efendi’ydi, elimden tuttu. Sonra benim de elimden tutanlar oldu; Kul Himmet, Kul Hüseyin, ocağımın çocukları. Talip ne demektir bilir misin? İsteyen demektir. Kapına gelir, senden yol ister. Sen de bir gün istemiştin, sana da vermişlerdi. Verirsin. Yol böyle yürür, elden ele, nefesten nefese.
Bir de musahibim vardı. Ali Baba. Musahip ne demektir, onu da söyleyeyim: yol kardeşi demektir, ahiret kardeşi. Bir cem gecesi ikrar verdik. Malımız malımıza, canımız canımıza katıldı. Dara düşsen önce o çağrılır, sen düşmeden o tutar. Kardeşten ileridir; kardeşi anan doğurur, musahibi ikrar doğurur. Bunu unutma. Az sonra lazım olacak.
İkrar bizim yolda ağır kelimedir. Bir kere verilir. Geri alınmaz, pazarlığı olmaz, eskimez. İnsanlar sözlerini eskitir; ayakkabı gibi, giyile giyile yumuşar, sonra atılır. İkrar eskimeyen sözdür. Bu hikayede kim varsa, dinle bak, herkes ikrarıyla sınanacak. Ben ipimle sınandım, Ali Baba gülüyle, Hızır kavuğuyla. Kim neyi seçti, göreceksin.
Kırmızı giyerdik, defterler bizi yazardı
Benim yüzyılım korku yüzyılıydı. Bunu ağlaşmak için söylemiyorum, tarif ediyorum. Doğudan bir şah çıkmıştı, batıda bir padişah oturuyordu, ikisinin arasında biz vardık; Anadolu’nun ortası, iki değirmen taşının arası. Yukarıdan fermanlar geldi, defterler tutuldu, adlar yazıldı. Bizim adlarımız. Kızılbaş dediler, Rafızi dediler, ne dedilerse defterin kenarına yazdılar. Bir insanın adı deftere bir kere yazılmaya görsün. Defter unutmaz. Defterin hafızası, insanınkinden uzundur.
Cemlerimizi gece yaptık. Kapıya gözcü koyduk, pencereye yorgan astık. İçeride saz alçaktan çalar, semah usulca dönerdi. Kırk kişi bir odada nefes alır, dışarıdan tek nefes duyulmazdı. Şimdi düşününce garip geliyor: biz Hakk’ı gizli çağırdık. Çağrının gizlisi olur mu; oldu işte.
Kırmızı giyerdik biz. Eğnimize kırmızı, sorana da cevabımız hazır: halimizce biz de mana duyarız. Kimi renk korkutur, kimi renk kavga çıkarır. Bizimkisi hatırlatırdı. Neyi hatırlattığını sorma, uzundur. Kerbela’dan beri süren bir kırmızıdır o; suya düşmüş, çıkmamış.
Sefer geçti üstümüzden, bir değil, birkaç kere. Padişah Bağdat’ı aldığında ben bir deyiş söyledim. İyi karşılanmadı, iyi karşılanmayacağını bile bile söyledim. Askerin yolu köyden geçer. Asker geçerken ambar boşalır, ahır boşalır, bazen ev boşalır. Sen bunları deftere yazamazsın, defter onların elinde. Ben saza yazdım. Sazın defteri halktır; el koyamazlar.
Biz o yıllarda hep doğudan bir atlı bekledik. Adına Şah dedik. Gelecek, zulmü bitirecek, defterleri yakacak. Bekleyen köylüye akıl verme; umuda coğrafya sorulmaz. Bunun hesabını sonra konuşacağız, zindanda. Şimdi Hızır’ı anlatmam lazım, çünkü Hızır tam bu bekleyişin ortasında geldi kapıma.
Hızır ayağıma yalınayak geldi
Bir gün Sofular köyünden bir oğlan geldi. Adı Hızır. Ayağında doğru dürüst çarık yoktu, gözünde açlık vardı. Ekmek açlığı desem yalan olur; ekmeği bulurdu. Başka bir açlıktı onunki, ben o gözü sonra çok gördüm, o zaman ilk görüyordum. Kapıda durdu, elimi öptü, mürit oldu.
Yıllarca hizmet etti. İyi hizmet etti, hakkını yemeyeyim. Odun taşıdı, su çekti, sofra kurdu. Kışın taliplerin yolunu küredi, yazın harmana girdi. Cem olduğunda en arkada oturdu, en önde ağladı. Ağlaması gerçekti. Bak bunu ayırt etmek zordur ama ben ayırt ederim, ağlaması gerçekti. İnsan hem gerçekten ağlar hem yükselmek ister; ikisi aynı göğüste oturur, birbirini tanımaz bile.
Bir akşam yanıma geldi, diz çöktü. Pirim dedi, bana himmet ver, bir makama geçeyim, büyük adam olayım.
Yüzüne baktım. Uzun baktım. İçinde bir yol gördüm; tozlu, kalabalık, ucunda bir kapı. Kapının ardını da gördüm ve keşke görmeseydim. Dedim ki: Ulan Hızır, ben dua ederim, sen büyük adam olursun, paşa olursun, vezir olursun, sonra gelir beni asarsın. Güldü. Estağfurullah dedi, tövbe dedi, ağladı. Ben de güldüm. İkimiz de o akşam sofraya oturduk, tarhana içtik. Sen hiç kendi celladınla aynı kaşığı böldün mü? Ben böldüm ve o akşam tarhananın tadı güzeldi. Bunu anlatınca insanlar şaşıyor, nasıl dua ettin diyorlar, madem gördün. Bilmiyorlar. Dua pazarlık kabul etmiyor. Kapıma bir aç gelmiş, benden yol istiyor. Ucunda kendi ipim var diye yolu mu keseyim? O zaman ben pir olmam, kapıcı olurum. Verdim duayı. İnsan verdiği duanın nereye büyüyeceğini bilmez. Dua da tohumdur; toprağına göre ağaç verir, toprağına göre darağacı.
Hızır gitti. İstanbul’a gitti. Giderken elimi öptü, arkasından baktım. Birinin arkası bazen yüzünden çok şey söyler; onun arkası hiç dönmeyecek gibiydi. Yıllar geçti, haber geldi: paşa olmuş. Bir vakit sonra bir haber daha: Sivas’a vali gelmiş. Köyde sevindiler, bizim dergahın oğlanı paşa olmuş dediler, artık sırtımız pek dediler. Ben sevinemedim.
Sofrasında köpekler şahidimdi
Bu Hızır geldi vali oldu. Bir gün çağırdı beni. Konağına çağırdı, hürmetle çağırdı. Gittim. Gitmeseydim diyenler olur; bilmezler. Davete gitmemek korkaklığa yorulur, ben ikrarımdan gidecektim nereye gidersem, korkudan değil. Vardım. Konak büyük, kapı yüksek, sofra kurulu. Sofrada neler yok. Et var, pilav var, bal var. Hızır köşede oturuyor, paşa olmuş, kavuğu başında. Elimi öpmeye davrandı, öptürmedim. Paşa elini pire uzatmaz, uzatırsa ikisinden biri yalan söylüyordur. Buyur etti. Oturmadım. Sofraya baktım, lokmalara baktım. Lokma dediğin masumdur, günahsız durur tabakta; ama her lokmanın bir yolu vardır, geldiği yol. Bu sofranın yolu köyden geçiyordu. Alınmış öşürden, sıkılmış boyundan, ağlatılmış avrattan geçiyordu. Dedim ki: ben bu lokmayı yemem.
Neden dedi. Yenmez dedim. Neden dedi. Bunu benim köpeklerim de yemez. Çünkü yenmez.
Getirin dedi köpekleri, kızmıştı, gözü dönmüştü. Getirdiler. İki çoban köpeği, benim dağımın itleri. Tabakları önlerine sürdüler. Köpekler kokladı. Bir bana baktılar, bir tabağa. Sonra oturdular, yemediler. Çünkü, yenmez.
Konak bütünüyle sustu. O sessizliği hala hatırlıyorum, kırk kişilik odada kırk kişinin yutkunması. Köpek dediğin haramı bilmez derler. Bilir. İnsanın kırk yılda öğrenemediğini it öğrenir. İnsana verilmeyen bir burun verilmiş ona; belki de insana verilmiş de insan koklamamayı seçiyor. Lokma tatlıysa yolunu sormuyor.
Hızır ayağa kalktı. Bana hakaret ettin dedi. Ona dedim ki ben sana hakaret etmedim, senin sofran sana hakaret etti; ben sadece oturmadım. Zindana attılar o gece beni. Kapı kapanırken duydum, adamlarına emir veriyordu ve sesi, elimi öptüğü akşamki sesiydi. Sesi aynıydı.
Zindanda saz olmaz, duvar olur
Toprakkale. Taş soğuk, gece uzun. Zindanı bilmeyene anlatmak zordur. En zoru karanlık değildir, en zoru vakittir. Dışarıda vakit akar, tarla vakti, harman vakti, cem vakti. İçeride vakit durur ve duran vakit insana kendi içini saydırır. Ben saydım. İyi kötü ne yaptıysam, kime ne dediysem, hangi duayı verdiysem. Hızır’a verdiğim dua da döndü geldi, karşıma oturdu. Ona da hakkımı helal ettim. Şaşırma. Zindanda helallik ucuzlamaz, pahalanır; insan elinde az şey kalınca, kalanın kıymetini bilir.
Zindanda saz yok. Saz olmayınca söz içeride birikir. İnsan içinde biriken sözden hasta olur, ben olmadım, çünkü duvara söyledim. Duvar iyi dinleyicidir; itiraz etmez, yaymaz, unutmaz. O duvarlarda ne söyledimse dışarıda türkü olmuş, sonradan duydum. Demek duvar da tutamamış. Söz öyledir. Sözü taşa da gömsen filiz verir.
Bir ağıt düştü dilime o günlerde. Bana gül diyorlar, neme güleyim; ağlamak şanıma düştü, neyleyim. Bizim dilde gülmek ile gül aynı kelimede oturur, o zaman aklıma gelmemişti. Sonra meydanda bir gül beni vuracaktı. Dil önceden biliyor bazen. Söyleyenden önce biliyor.
Kızım Sanem’i düşündüm geceleri. Oğlanları düşündüm, söğüdün altını. Ali Baba’yı düşündüm. Ne yapıyordur şimdi, kapıya kimler geliyordur. Zindanın en ağır işkencesi budur, ip filan değil. Senin yokluğunda hayatın devam ettiğini bilmek. Harman kalkıyor, düğün oluyor, çocuk doğuyor ve sen bir taşın arkasında vakit sayıyorsun. Buna dayanana başka bir şey zor gelmez. Ben dayandım. Dayandığımı da kimseye söylemedim; zindanda övünmek, aç sofrada yemek anlatmak gibidir.
Üç şiirin üçü de Şah’a gitti
Bir gün geldiler. Paşa seni istiyor dediler. Çıkardılar, huzura götürdüler. Hızır tahtında, ben karşısında, ayaklarımda zincir. Bana uzun baktı. O bakışta bir şey vardı, sonra çözdüm: kurtarmak istiyordu. İster ya. Cellat da olsa insandır, gençliğinin kapısını hepten yıkmak istemez. Dedi ki: sana bir yol veriyorum. Üç şiir söyle, içinde Şah geçmesin. Söyle, affedeyim, köyüne git.
Kolaydı aslında. Bir kelimeydi. Dilimden Şah’ı çıkaracaktım, boynumdan ipi çıkaracaklardı. Bir kelimeye bir ömür, kim vermez? Ama ben vermedim.
Sazı getirdiler. Aldım, kucağıma koydum. Kaç yıl sonra. Tel soğumuştu, ben de. Vurdum bir kere, ses geldi, sesin geldiği yerden de o geldi. Birinci deyişe başladım, daha ikinci satırda çıktı ortaya:
Hızır Paşa bizi berdar etmeden, açılın kapılar Şah’a gidelim.
Salondakiler taş kesildi. Hızır’ın yüzü karardı. Bir daha dedi. İkinciye başladım:
kul olayım kalem tutan eline, katip ahvalimi Şah’a böyle yaz.
Katibin kalemi durdu, yazamadı. Bir daha dedi, sesi inceldi, neredeyse yalvarıyordu; asmak istemiyordu beni, ben de ölmek istemiyordum, ikimiz de aynı ipin iki ucunda çekiyorduk. Üçüncüye başladım:
ala gözlü pirim sen himmet eyle, ben de bu yayladan Şah’a giderim.
Üç oldu.
Hızır’ın yüzüne baktım o an. Öfke arıyordum yüzünde, ama başka bir şey buldum, öfkeden eski bir şey: utanç. Beni astırdığı gün en çok kendinden utandı bence, ama utanç kavuğun altında kalınca öfke kılığına giriyor. Bağır çağır emri verdi. Sesi titredi mi, titremedi mi; onu meydanda anlatacağım, sırası var.
Sonra sordular, hala soruyorlar: madem ölüm bir kelimeydi, neden demedin? Otursam anlatamam, ayakta deneyeyim. Ben o kelimeyi seçmiyordum ki bırakabileyim. Kelime beni seçmişti. Dilin de bir ikrarı var; sen sofrada verirsin sözü, dil dara gelince tutar. Dilimi verseydim, ipe gövdemden başka bir şey kalmazdı zaten. Kurtardıkları şey ben olmazdım, postum olurdu. Şimdi bak, işte burada senin bilmediğin bir hesap var: adam kelimesinden önce ölür, kelimesi sonra ölür. Benimki hala ölmedi. Dört yüz yıldır ipin öbür ucunda sallanan Hızır’dır. Bunu o gün ikimiz de bilmiyorduk.
Bir de o meseleyi konuşalım, madem buradayız. Hangi Şah? Sofrada, mahkemede, sonra kitaplarda hep bunu sordular. İran’daki Tahmasb mı, gökteki Ali mi? Doğrusunu istersen, bizim gibilere sorarsan Şah, zulmün bittiği yerin adıdır.
Vergi gelir, ambarı boşaltır. Asker gelir, oğlanı alır. Kadı gelir, fetvayı okur. Şeriat göğe çekildi, alem zulm ile yıkıldı; öyle demişim bir deyişte, gördüğümü demişim. İnsan böyle bir yerde yaşarken bir kapı arar, kapıya bir ad kor. Ben Şah dedim. Denizin öbür yanındaki adam o ada sığar mı, sığmaz mı, onu hiç bilemedim. Bilenler de asıldıktan sonra öğrendi. Umudun coğrafyası yanlış olabilir. Umudun kendisi yanlış olmuyor, dert orada.
Taş değmez, gül değer
Meydana çıkardılar. Sabahtı. Sivas’ın sabahı serin olur yaz günü bile; taşın soğuğu ayrı, havanın soğuğu ayrı. Darağacı kurulmuştu, Surdibi’nde. İp sallanıyordu, daha boş. İpin boşu doludan korkunçtur, bunu orada öğrendim. Dolu ip bir işin bittiğini söyler. Boş ip bekler.
Sonra tellal bağırdı. Herkes taş atacak. Atmayan da asılacak.
Şimdi dur, bunu geçme. Bu emri iyi dinle. Hızır beni asabilirdi, sessizce, gece, kimse görmeden. Yapmadı. Kalabalığı topladı ve herkese taş attırdı. Niye? Çünkü birisini bir cellat asarsa külfet celladın olur. Bin kişi taş atarsa o külfet dağıtılır, kimsenin olmaz, herkesin olur; herkesin olan suç, kimsenin uykusunu kaçırmaz. Hızır zindanı bilirdi, ipi bilirdi. Asıl ustalığı buymuş, taşı biliyordu. Bir cellat yerine bin parça bölünük cellat. Parça cellatlar akşam evlerine gider, çorbalarını içer, çocuklarını severler. Ertesi gün pazarda karşılaşırlar, birbirlerinin yüzüne bakmazlar. Suç ortada kalır, kimse eğilip almaz.
Kalabalığa baktım ipin dibinden. Çocukluğumu bilenler vardı içinde. Harmanda birlikte ter döktüklerim vardı, düğünümde oynayanlar, cemde yanımda oturanlar. Kiminin elinde taş, kiminin elinde daha küçük bir taş; küçük taş seçenler, vicdanla korku arasında pazarlık edenlerdir. Ben onları suçlamıyorum, bak bunu ağzımdan bir kere duy: suçlamıyorum. Korku insana taş attırır. Korkuya taş atmayı ben de beceremedim, hala beceremiyorum.
Taşlar geldi. Değmedi, demiştim ya. Kimi diyor keramet, kimi diyor kalabalık nişan almaz. İkisi de aynı kapıya çıkar; değmedi. Taş kimin elinden çıktığını söylemez. Taş kalabalığın dilidir, imzasızdır.
ama gülün imzası vardır.
Havada gördüm onu. Kırmızı. Ağır ağır. Ve atanı gördüm. Ali Baba. Musahibim. Yol kardeşim, ahiret kardeşim, canımın kefili. Taş atamamış. Eli varmamış. Atmasa asılacak, atsa içi ölecek; ikisinin arasında bir şey bulmuş, sevgisini fırlatmış bana. Gül göğsüme kondu ve ben o an ipten önce öldüm.
Orada söyledim işte onu, meydanda, sesim çıktığı kadar: şu ellerin taşı bana hiç değmez, ille dostun bir tek gülü yaralar beni. Halk sustu. Anladılar mı bilmem, ezberlediler. Dört yüz yıldır söylüyorlar.
Neden gül acıtır, taş acıtmaz; bunu sonradan çok düşündüm, vaktim boldu. Taş düşmanın hesabıdır, hesabı beklersin. Gül dosttan gelir ve gülün içinde bir mektup vardır, açarsın, şu yazar: seni seviyorum ve seni kurtaramıyorum. İşte o. Kalabalığın bütün taşları o tek satırın yanında kum gibi kalıyor. Beni ipe Hızır çekti, canımı gül aldı.
Ali Baba’ya hakkımı helal ettim, oracıkta, içimden. Duyduysa duymuştur, musahip duyar. Onun gülü korkudan çıktı diyenler var. Yanlış. Korkudan taş çıkar. Gül, korkunun içinden sevginin son bir kez el sallamasıdır. Ben o ele tutundum giderken. Sonradan öğrendim, Sivas’ta bugün onun adına bir mahalle varmış, bir de cami. Taş atanların adını kimse bilmiyor. Gül atanın adına mahalle kurulmuş. Bunu duyduğumda güldüm; ipten beri ilk gülüşümdü.
İpi geçelim. Merak ediyorsun biliyorum ama anlatacak bir şey yok; ip kısa bir yerdir. Bir nefes vardı, sonra yoktu. Dünyanın bütün gürültüsü bir yerden kesiliverdi, sazın teli kopar ya, öyle. Acıdan sorma. Acı bu, bilen bilir, biz hep bildik onu zaten.
Hırkam darda kaldı, ben yola çıktım
Sabah olmuş. Meydana gelenler bakmışlar ki darağacında ben yokum. Hırkam sallanıyor, içi boş. Beni aramışlar. Bulamamışlar. Sonra yolcular gelmiş, biri demiş doğu kapısından çıkarken gördüm, biri demiş batıdan, biri güneyden, biri kuzeyden. Dört kapı, dört ben. Herkes yeminli, herkes emin.
Gülme. Ya da gül, ben de gülüyorum. Şimdi sana bunun sırrını söyleyeceğim ama sır dediğin açıklanınca küçülür, ona göre dinle. Asılan gövdeydi, gövde tektir, ipte kalır. Sada gövde değildir. Sada söylendiği anda çoğalır. Kim söylerse onun ağzından çıkar yola. O sabah Sivas’ın dört kapısından dört yolcu çıktıysa, dördü de türküyü biliyordur.
Bir de şu var, bizim yolu bilenler bilir. Yol dörttür bizim yolda; şeriat bir kapı, tarikat bir kapı, marifet bir kapı, hakikat bir kapı. İnsan dördünden sırayla geçer, ömrü yeterse. Hırka tek kapıdan geçer, sadamız dördünden birden. Menkıbe bunu benden iyi anlatmış, ben sadece şerh düşüyorum. Beni dört kapıdan çıkarmışlar. Demek ki yolu tamamladığıma halk karar vermiş. Halkın icazeti, kadı mühründen sağlamdır. Bunu güzel anla.
Mezarımı soranlar da var. Dört tane gösterirler: Sivas’ta asıldığım yer, Erdebil, Merzifon, bir de Çiçek Yaylası. Dördüne de gidilir, dördünde de ağlanır, dördü de boştur demeyeceğim; dördü de doludur, ağlayanın gözyaşı kadar. Ama sen beni orada arama yeter. Ben türkülerimdeyim. Cönk yapraklarında, cem evlerinde, bir de yolda, gurbete gidenin dilinin ucunda.
Nesimi yüzüldü, Mansur asıldı; ben yazmışım bunu, deyişin içinde, kendi başıma gelmeden. Sanki soy ağacımı çıkarmışım da haberim yokmuş. Bu yolun büyükleri hep böyle gitti: birinin derisi, birinin boynu, benim ipim. Yolun ücreti canmış. Girerken sormamıştık, çıkarken ödedik. Pazarlıksız.
Beni asanlar beni çoğalttı
Şimdi işin tuhafına gel. Ben öldükten sonra Anadolu’da adımı taşıyan şairler türedi. Bir değil, iki değil; sonradan sayanlar altıya kadar saymış. Kimi Divriği’den, kimi başka yerden, hepsi Pir Sultan. Benim deyişlerimle onlarınki karışmış, cönkler dolmuş, bugün hangisi benim hangisi onların, kimse tam ayıramıyor. Dört yüz küsur deyişten bana kalanı yüz altmış diyen var, yüz otuz diyen var. Varsın desinler. Hesap defteri tutmadım ben, tutmam da. Defter tutanları gördük, ne yazdıklarını da gördük.
Kızmadım mı? Kızmadım. Şaşırdım önce, sonra anladım. Adam dara gelmiş, yüreğinde söz birikmiş, söylese asacaklar. Ne yapsın? Benim adımı giymiş. Hırka gibi. Darağacında boş kalan hırkamı giyip yazmışlar; ad dediğin de bir hırkadır zaten, ölçüsü uyan giyer. Hızır beni astı ki susayım. Sustuğum yerden kaç ağız birden konuşmaya başladı. Zulmün hesap edemediği şey budur: sesi kessen manası kalır, yankılanır da yankılanır. Beni asanlar beni çoğalttı, birdim bin oldum.
Sonrasını uzaktan seyrettim, seyrediyorum. Nefeslerim cemlerde okunuyor hala. Kırk kişi bir ağızdan söylüyor, benim sesim kırk sese vuruyor, kırkı birden ben oluyor. Sonra bir kutu icat etmişler, içinden ses çıkıyor. Benim türkülerim o kutudan da çıktı. Beni sinema yapmışlar bir ara, bir adam beni oynamış, sazı tutuşu iyiymiş derler. Adıma dernek kurmuşlar Banaz’da. Sonra bir gece yönetime el koyanlar gelmiş, derneği kapatmışlar. Beni asmışlardı, yetmemiş, adımın derneğini de kapattılar. Sonra yine açmışlar. Aç kapa, aç kapa; dört yüz yıldır aynı oyun, oyuncular değişiyor. Her yaz Banaz’a insanlar geliyor, beni anıyorlar. Köyümün yaylasında kalabalık oluyor, saz susmuyor. Çoban Haydar görse inanmazdı. Pir Sultan’a gelince, o zaten biliyordu, rüyada söylemişlerdi: sazının üstüne saz gelmesin.
Gelin canlar bir olalım; bunu da ben demişim. En çok bunu söylediler benden sonra, meydanlarda, mahpuslarda, dağ köylerinde. Bir olmak zor zanaattır canlar. Taş atarken kolay, gül atarken zor. Bir insanın öldükten sonraki ömrü, sağlığındakinden uzun olabiliyormuş. Benimki oldu. Sağlığımda bir köyün ozanıydım, bir dergahın piri. Öldüm, bir halkın ağıtı oldum. Hangisi daha ağırdır, sorma.
Şimdi yine meydandayım. Hep meydandayım aslında; türkü söylendikçe darağacı yeniden kurulur, ben yeniden çıkarım, gül yeniden gelir havadan. Buna alıştım, alışmak denirse. Her seferinde aynı yerde yaralanıyorum. Taşların olduğu yerde bir çizik yok. Gülün konduğu yer, dört yüz yıldır kanıyor.
Sana bir şey sorup gideceğim. Meydan her devirde kuruluyor, gördün. Taş her devirde bulunuyor; ucuzdur, elin altındadır, imzasızdır. İnsan kalabalığa karışınca elindekinin taş olduğunu çoğu zaman bilmiyor bile. Atmış olmak için atıyor. Gül nadirdir. Gül pahalıdır, çünkü imzalıdır, çünkü atanı ele verir. Ali Baba’nınki gibi. Korkunun ortasından sevginin son selamı. Peki senin elinde şu an ne var? Bak bakalım. Ben bekleyeceğim, benim vaktim çok.
Beni bilenlere selamım ilet.