30 Haziran 2026
Ben, Muzaffer
Bir evi savaşta boşalmış bir çocuğun, ömrünü kitap ve insan doldurarak geçirmiş bir sahafın sesi. Şeyh olmadan çok önce de aynı adamdı.
Muzaffer Efendi’yi konuşturduk, konuşabildiği kadarıyla. Kitaplarla, müşterilerle, dükkanın tozuyla, bir de kalabalığın ortasındaki sessizliğiyle. Karşılaşacağımız ses bir şeyhin değil, şeyh olmadan önce de aynı olan bir adamın sesidir.
Güneş guruba erdi.
Dükkanın kepengi yarı inik. İçeride alacakaranlık, rafların arasında toz, tozun içinde eski kağıt kokusu. Elimin altında bir kitap duruyor, kapağı yıpranmış, sırtı çatlak. Parmağım deri cildin üzerinde, bir şey okumuyorum, sadece duruyorum. Bir sahafın eli bir kitabın üzerinde böyle boş durduğunda, aslında geçmiş bütün kitapları yokluyordur. Bu eller çok cilt tuttu. Tuttu ve bıraktı. Tutmak benim işimdi. Bırakmak da.
Bu gece galiba yürüyeceğim. Bunu nereden bildiğimi sorma. Bir ömür kitapların ne zaman elden gideceğini bilen adam, kendi vaktini de sezer.
Beni anlamak istiyorsan dolu bir dükkandan başlama. Boş bir evden başla.
Adı zafer, sofrası yas
Karagümrük’te bir ev vardı. İçinde bir anne, bir abla, amcamın öksüz kalmış iki kızı, bir de ben. Beş altı yaşlarında bir oğlan. Evin bütün erkekleri gitmişti. Babamı küçükken kaybettim, yüzünü hatırlamam güçtür, sesini hiç hatırlamam. Bir amcam Plevne’de, Sancak-ı Şerif elindeyken şehit düşmüş. Öteki amcam, sancağı düşmana kaptırmadığı için paşa diye anılmış. İki dayım, on bir ağabeyim, hepsi Birinci Harp’te kaldı. En küçük ağabeyim Murad Reis, Milli Mücadele’de.
Bir evin içinden bu kadar adam çekilince, geri kalan az şey değildir.
Adımı Muzaffer koymuşlar. Doğduğum yıl bir zafer kazanılmış, o yüzden. Ev ise yenilgilerle doluydu. Bir çocuk düşün, adı zafer, sofrası yas. Sabah kalkardım, evde benden başka erkek yok. Bunu anlaman için önce bir çocuğun omzunu bilmen gerekir. Çocuğun omzu küçüktür. Yine de bir eve yeter, başka omuz kalmamışsa.
Yoksulduk. Yoksulluk insana iki şey öğretir. Biri, az ile yetinmeyi. Öteki, bir lokmayı bölüşmeyi. Annem son ekmeği dörde böler, kendine pay ayırmazdı. Ben o bölüşmeyi seyrederek büyüdüm. Sonradan dükkanımda kitapları neredeyse bedava verdiğimi söylediler, şaşarak. Şaşacak bir şey yok. Ben paylaştırmayı annemin elinden öğrendim, kitaptan önce.
Kimsesiz çocuk erken öğrenir ki dünya kimseye bir şey borçlu değil. Bunu acı bir şey gibi söylemiyorum. Aksine, dünyadan bir şey beklemeyen, gelen her şeye sevinir. Bana bir kitap gelse bayram ederdim. Bir hoca yüzüme gülse, günüm şenlik olurdu.
Karagümrük dar sokakların mahallesiydi. Evler birbirine yaslanmış, cumbalar neredeyse öpüşürdü. Az ilerimizde bir tekke vardı, kapısı kilitli. Çocukken o kilide bakar, içeride bir zamanlar ne olduğunu merak ederdim. Sokaktan bozacının, macuncunun, sucunun sesi gelirdi. Kışın bir mangal yanardı, etrafında kadınlar otururdu, ben de aralarında. Erkeklerin olmadığı bir evde çocuk, kadınların dilini öğrenir. O dil yumuşaktır, dolaylıdır, çok şeyi söylemeden söyler. Ben insanları dinlemeyi o odada öğrendim. Sonra bütün ömrüm dinlemekle geçti.
Evin tek erkeği olmak, bir çocuğa yaşından büyük işler yükler. Su taşıdım, pazara gittim, kapı çalınınca ben açtım. Anam bana bakardı, gözünde bir şey olurdu. Hem bir evlada bakmanın sevgisi, hem gitmiş on bir oğlunu bir tanede toplamanın ağırlığı. O bakışın altında büyümek kolay değil. İnsan o bakışı taşıyabilmek için erken olgunlaşır. Ben gülmeyi de o yüzden erken öğrendim sanırım. Bir evde herkes yas tutuyorsa, birinin gülmesi gerekir. O iş bana düştü. Gülüşüm önce bir görevdi, sonra huyum oldu.
Bayramlar en zoruydu. Bayram sabahı erkekler el öptürür, çocuklar koşuşur, evler dolar. Bizim evde öpülecek el azdı. Annemin elini öper, sonra bir köşeye çekilirdim. Bir çocuğun bayramda hüzünlenmesi tuhaf görünür, ama ben orada bir şey öğrendim. Eksik, en çok herkesin sevindiği günde belli eder kendini. Sonraki bütün ömrümde, en kalabalık, en şenlikli meclislerin ortasında o bayram sabahını hatırladım. Şenlik eksiği kapatmaz, sadece üstünü örter. Ben örtmeyi değil, eksikle birlikte yaşamayı seçtim.
Yıkılanın en güzel taşları
Babamın yol arkadaşı bir zat vardı, Abdurrahman Sami Efendi. Beni kanadının altına aldı. Bir yetimin başını okşayan el, o yetimin ömrü boyunca aradığı eldir. Yıllarca onun himayesinde kaldım, on sekizime gelmeden onu da kaybettim. Bir baba kaybetmiştim, şimdi onu da. İnsan kaybetmeyi bir kez öğrenince bir daha unutmuyor. Ama ben kaybetmenin yanında bir şey daha öğrendim. Gideni tutamazsın, gidenin sana öğrettiğini tutarsın.
O yıllar tuhaf yıllardı. Bir medeniyet sökülüyordu. Harfler değişti. Dün yazılan, bugün okunmaz oldu. Tekkelerin kapısına kilit vuruldu. Camilerde okunan ezan bile bir ara dilini değiştirdi. Bir çocuk düşün, etrafındaki bütün yazılar birden yabancılaşıyor. Başkaları bundan korktu, ben merak ettim. Korkuyla merak aynı sınırda dururlar; hangisini seçersen o olursun.
Ben merakı seçtim. Kur’an okumayı öğrendim, tecvidini, Arapçasını. Sonra Zekai Dede’nin talebesinin talebesinden dini musiki meşk ettim; bir ilahinin nasıl yükseldiğini, nerede durup nerede cereyan ettiğini öğrendim. Sonra hat. Akademi’de, devrin en büyük hattatlarının dersine girdim. Talebe olarak değil, dinleyici olarak. Arkada otururdum, kalem benim elimde değildi, ama harfin nasıl eğildiğini, nokta nereye konunca nefes aldığını gözledim. Herkesin yaktığı yazıyı ben oturup seyrettim. Bir medeniyet yıkılırken, ben enkazından en güzel taşları topluyordum.
Sonra müezzin oldum, Ali Yazıcı’da, Soğanağa’da, Karagümrük Kefeli Camii’nde. Sabah karanlığında minareye çıkar, şehrin uykusuna seslenirdim. Bir müezzinin sesi önce kendi göğsünü doldurur, sonra mahalleyi. Kefeli Camii’nin imamı Şakir Efendi vardı; bana sahaflığı o öğretti. Kitabın nasıl tutulduğunu, nasıl koklanıp nasıl tanınacağını. Bir kitabı açmadan, sırtından, kokusundan, kağıdının sesinden tanıyabilirsin. Bu bir hünerdir. Yetimin de zaten hüneri olur, malı olmaz.
Sabah ezanını çok sevdim. Şehir daha uyurken minareye çıkarsın, soğuk hava yüzünü keser, aşağıda damlar sıra sıra uzanır. İlk Allahu ekber göğsünden çıkarken, kendi sesini ilk defa duyuyormuş gibi olursun. Çünkü müezzin aslında şehri değil, önce kendini uyandırır. Ben her sabah kendimi yeniden uyandırdım. Belki bütün mesele buydu. İçinde gitmiş on bir kardeş taşıyan biri, her sabah yeniden dirilmek zorundadır.
O yıllarda evlendim. Hocamın bir yakını, öğretmen bir hanım. Bir evi savaşta boşalmış adamın, kendi eliyle bir ev kurması garip bir şeydir. Her tahtayı koyarken içinden bir ses sakın der, yine boşalır diye fısıldar. Ben o sesi dinlemedim. Bir sofra kurdum, başına oturduk. Boş bir sofranın yanında büyüyen, dolu bir sofranın kıymetini fazlasıyla bilir. Şükrü de fazla olur, korkusu da.
O yılların İstanbul’unu çok dolaştım. Genç bir adamın ayağı durmaz, içinde bir soru varsa hiç durmaz. Süleymaniye’nin avlusunda oturur, Fatih’in kütüphanelerine dalar, Eyüp’e kadar yürür, mezar taşlarının yazısını sökerdim. Bir şey arıyordum, adını koyamıyordum. Kimi gençlik bir kıza tutulur, kimi bir davaya; ben galiba bir cevaba tutulmuştum, sorusunu bilmediğim bir cevaba. Camiden camiye, hocadan hocaya, kitaptan kitaba gezdim. Sonra anladım ki aradığım şey bir yerde değil, bir halde. Ama bunu anlamak için önce bütün o yerleri gezmek gerekiyormuş. Ayak yorulmadan kalp durulmuyor.
Bir kitabı kime verirsin?
Beyazıt Camii’ne müezzin tayin edildiğimde, çarşıda küçük bir dükkan açtım. Sahaflar Çarşısı. Ömrümün en uzun yeri orası oldu.
Sabah dükkanı açmak bir ibadet gibiydi. Kepengi kaldırırsın, içeriye ilk ışık girer, tozlar o ışığın içinde döner durur. Eski kağıdın kokusu yüzüne gelir; o koku başka hiçbir şeye benzemez, biraz toprak, biraz bal, biraz da geçmiş zaman. İlk çayı demler, daha müşteri gelmeden raflara bakarsın. Hangi kitap dün yerinde duruyordu, bugün sana başka türlü bakar. Kitaplar gece kendi aralarında konuşur derler; inanmam, ama sabahları yerlerini biraz değişmiş bulurdum. Belki değişen onlar değil, bendim.
Bazı kitapları satmaya kıyamazdım. Bir köşede, kendi raflarımda tutardım onları. Bir divan vardı, kenarına bir okuyucu yıllar önce notlar düşmüş; o notları okumak, göçmüş bir adamla sohbet etmek gibiydi. Kitap dediğin, bir insanın geride bıraktığı sestir. Kapağını açarsın, biri konuşmaya başlar; çoktan ölmüş biri, ama sesi orada seni beklemiş. Ben bu yüzden hiçbir kitabı ölü saymadım. Raflarım benim için bir depo değildi, bir meclisti; hepsi konuşan, hepsi bir şey anlatan. Geceleri kepengi indirince, onları kendi aralarında bırakıp giderdim. Sabah geldiğimde sohbet yarım kalmış gibi dururdu.
Sahaf ne demek, önce onu söyleyeyim. Sahaf, eski kitabı, daha çok da el yazmasını yakından tanıyan adamdır. Kitabın parasını bilen değil, kıymetini bilen. Bizde bir söz vardır. Kitap, parası çok olana değil, erbabına verilir. Ben bu söze ömrümce sadık kaldım. Zengin geldi, parayı önüme koydu, istediği kitabı vermedim. Sonra fakir bir talebe geldi, gözünde o kitabın aşkını gördüm, kitabı ona bedava verdim. Çünkü her kitap, kendisini sevecek elde durmak ister, yanlış elde kitap da gariplik çeker.
Bir gün bir bey geldi, parmağında yüzük, elinde para. Filan yazmayı istiyorum, kaç para dedi, görmeden ödemeye hazırdı. O yazma bir köşede duruyordu, ona vermedim. Ertesi hafta solgun yüzlü bir talebe geldi, aynı yazmayı uzaktan gördü, gözü parladı, ama soramadı bile, parasının yetmeyeceğini biliyordu. Onu çağırdım, al dedim, bu sana emanet, para deme. Çocuğun gözünden bir şey aktı. İşte o akan şey benim kazancımdı. Bir kitabı doğru ele vermek, onu satmaktan daha kazançlı bir alışveriştir. Ama bu kazancı deftere yazamazsın, o başka bir yere yazılır.
Çarşıda esnaf birbirini tutardı. Komşu sahafın işi kesat gitse, müşteriyi ona yollardım. Bir esnaf öbürünün malını kötülemez; kötüleyen kendi terazisini bozar. Benden iyilik gören çok oldu, bunu övünmek için söylemiyorum, esnaflığın edebi buydu. Bazı arkadaşlar bana üstadım, hocam derdi, elimi öpmeye yeltenirdi. Bırakmazdım. Ben de senin gibi bir esnafım derdim, kepengi senin gibi açıyorum, akşam keseyi senin gibi sayıyorum. Adam gülerdi. O gülüşte bir rahatlama olurdu; demek büyük bilinen biri, aslında yanındaki kadarmış.
Bazı müşterilerim hiç kitap almazdı. Yaşlı bir adam vardı, her gün gelir, bir köşeye otururdu. Kimsesi yoktu galiba. Bir çay söyler, biraz otururdu, bazen tek kelime etmezdi. Bir gün gelmedi, ertesi gün de. Sonra hiç gelmedi. Onun oturduğu köşeye bir süre kimseyi oturtmadım. O dükkan yalnızca kitap satılan bir yer değildi; bir yalnızlığın başka bir yalnızlığın yanında ısındığı yerdi de. Ben dükkanı hep böyle düşündüm.
Yanan kitaplar, kurtulan kitaplar
O çarşıya neler geldi, bilemezsin. Osmanlı’nın son demlerinde paşaların, vezirlerin konakları dağıldı, yalılar boşaldı, o canım kütüphaneler oradan oraya savruldu, en sonunda bizim çarşıya düştü. Bu gözler ne kitaplar gördü. Bu eller ne ciltler tuttu. Bir Kur’an gelirdi, öyle bir hatla yazılmış ki, hangi üstadın elinden çıktığını bulmak için günlerce uğraşırdık. Çoğu zaman sonunda bir ad yoktu. Hattat, ömrünü verdiği o sayfaların altına adını yazmamış. Sebebini sorduk bir defasında. Edep ederim, dedi, ben kimim ki Allah’ın kitabına adımı yazayım. O adam adını yazmadı, ben de adını öğrenemedim. Ama o cümleyi hiç unutmadım. Adını silen adam, en çok orada vardı.
Harf inkılabından sonra kötü günler oldu kitaplar için. İnsanlar korktu. Evinde eski yazı bulundurmak, kobra yılanı beslemek gibi bir şey sayıldı. Kraldan çok kralcı kesilen memurlar öyle bir hava estirdiler ki, halk dededen kalma mushafları, divanları telaşla yaktı, kuyulara attı. Bana Çankırı’da bir yer gösterdiler, bir tekkeye ait kitapların gömüldüğü yer. Kazdık, hepsi çürümüştü. İçlerinde çürümeyen tek bir Nesimi Divanı kalmış, onu aldım, göğsüme bastım. O kitabın toprak altında çürümeyi reddetmesi, bana bir çocuğun bir evde ayakta kalmasını hatırlattı. Bazı şeyler çürümüyor. Sebebini bilmiyorum.
Çarşının kışı zordu. Taş soğuğu insanın dizinden girerdi. Bir mangal yakardık, esnaf başına toplanır, ellerimizi tutardık. O mangalın başında ne sohbetler döndü. Biri bir beyit söyler, öbürü tamamlardı. Biri derdini açar, hepimiz biraz taşırdık. Soğukta insan birbirine yaklaşır, bunu çarşı bana öğretti. Yazın herkes kendi dükkanında, kışın hepimiz bir ateşin etrafında. Belki yokluk, varlıktan daha çok yakınlaştırır insanı. Ben hep yoklukta ısındım.
Dükkanıma yabancılar da gelirdi, denizin ötesinden, nadir yazmaların peşinde. Çok kitap onların eliyle yurt dışına gitti. Doğrusu buna bir yandan üzüldüm, bir yandan sevindim. Üzüldüm, çünkü bu toprağın hafızası gidiyordu. Sevindim, çünkü burada yakılan, kuyuya atılan kitap, orada bir camekanda saklanıyordu. Bir şeyi sevmek, bazen onun kıymetlisini emanet edebilmektir. Emanet etmeyi kaybetmekten ayıran ince bir çizgi vardır; ben o çizgide yıllarca yürüdüm.
Bazen biri gelirdi, koltuğunun altında bir bohça, içinde babasından kalma kitaplar. Satmaya mecbur, ama satarken yüzü kızarırdı. O yüzü iyi tanırım. Bir insanın geçmişini parayla değişmek zorunda kalması kadar ağır az şey vardır. Böylelerine kitabın hak ettiği parayı verir, üstüne bir de istediğin zaman gel, bak, hatırla derdim. Çünkü adam kitabı satmıyordu, bir hatırayı bırakıyordu elimde. Ben de o hatırayı, sahibi özlerse geri dönebilsin diye bir süre el değmemiş tutardım. Sahaf, satıcı değildir, bir tür emanetçidir; bunu çoktan söyledim, ama bu en çok burada anlaşılır.
Dükkanım bir kitapçı olmaktan çıktı zamanla. Çay geldi, sohbet geldi, dert geldi. O tabureye profesör de oturdu, çarşı hamalı da. Bir gün Spinoza üzerine doktora yapmış bir adam geldi, Arslan, bir derdi yüzünden üniversiteden olmuş, sahaflığa düşmüş. Bir yıl benim yanımda kitap sattı. Yıllar sonra beni anlatırken, gönlü yüce bir adamdı, kim olursa olsun herkese iyilik ederdi, demiş. Hakkımda yalan yanlış çok şey söylendi, hiçbirine aldırmadı, demiş. Doğru söylemiş, aldırmadım. Bir kitabın sırtına bakıp kim olduğunu anlayan biri, bir dedikodunun sırtına bakıp onu da anlar. Kimisi okunmaya bile değmez.
İkindi üstleri dükkan dolardı. Bir tabure, bir sandık, raf diplerine ilişenler; kimi ayakta, kimi kapı eşiğinde. Çay tazelenir, biri bir soru sorar, ben bir hikayeye başlardım. Bir ayet açılır, araya bir menkıbe girer, derken bir Yunus beyti. Anlatırken yüzleri seyrederdim; bir göz parladığında bilirdim ki söz yerini buldu. O sohbetler ne ders ne vaazdı, ikisinin arasında bir şey. Çay soğur, kimse kalkmazdı. Dışarıda çarşı kapanır, biz hala bir kelimenin etrafında dönerdik. Sonradan kitap diye bastıkları şey, işte bu ikindi sohbetlerinin küllenmemiş halidir. Ben en güzelini kürsüde değil de bu sandığın başında konuştum.
Müşteri her çeşitti. Bir genç geldi bir gün, heyecanlı, Fususu’l-Hikem istiyorum dedi. İbn Arabi’nin en çetin kitabı. Yüzüne baktım, daha yolun başında. Al oğlum dedim, ama önce git bir Mızraklı İlmihal oku; gülüştük. Bir başkası geldi, Allah’ın gazabı diye bir kitap var mıydı diye sordu. Yok oğlum dedim, bizde Allah’ın rahmeti var. Çarşı güldü. Ben kitap satarken hep böyle konuştum. Çünkü kitap ağır bir şeydir; ağır şeyi insana bir gülümsemeyle uzatmazsan eli yanar.
Yıllarca kitap okudum ama, daha çok asıl insanları okudum. Biri kapıdan girer, daha bir şey demeden ne aradığını anlardım. Kimi kitap almaya gelmezdi, dert anlatmaya gelirdi, kitap bahaneydi. Kimi bir cevap arardı, sorusunu kendi de bilmezdi. Ben raftan bir kitap çeker, al bunu derdim; çoğu zaman o kitap onun sorusuna denk düşerdi. Bu bir keramet değil. İnsanı dinlemeyi bilen, ona lazım olanı görür. Ben dinlemeyi o eski evde, kadınların yanında öğrenmiştim ya. Bütün hayat o odadan çıktı.
Günüm ikiye bölünürdü. Yarısı dükkanda, yarısı camide. Öğle ezanı okununca kepengi yarı iner, abdest alır, namaza dururdum; dönünce çay hala sıcak olurdu. Ramazanlarda Süleymaniye’de imamlık yaptım, yıllarca, para almadan. O kubbenin altında saf saf insan, hep birlikte eğilir, hep birlikte doğrulur. Bir sahaf için bundan güzel manzara yoktur; çünkü orada her insan açılmış bir kitap gibi durur, hepsi aynı sayfada. Gündüz kitapları okudum, gece insanları. İkisi arasında fark görmedim hiç, ikisi de sabırla açılır, aceleye gelmez, zorlarsan yırtılır.
Öyle kitaplar sattım ki, alan adam onu eve götürüp sabaha kadar göğsüne basıp öyle yattı. Bir kitabın böyle sevilmesi, satıcısına para kazandırmaz, ama başka bir şey kazandırır, adını koyamadığım bir şey. Ben o adı konmayan şeyle zengin oldum. Cebim hep ince kaldı, eksilmeyen başka bir kese vardı.
Sonradan benim de kitaplarım oldu. İrşad, başka adlar. Ama ben oturup kitap yazayım demedim hiç. O kitaplar, dükkanda, camide, sohbette söylenenlerin kağıda dökülmüş halidir. Bir hikaye anlatırdım, bir ayet açardım, araya bir şiir kaçardı; biri oturmuş yazmış. Demek insan, yazmayı düşünmeden de yazarmış, yeter ki konuşurken sahici olsun. Benim bütün kitaplarım aslında konuşmadır. Konuşmalarım da aslında dinlemedir. Sıra hep dinlemeye dayanır.
Bana şeyh dediler, içim sıkıldı
Şimdi en zor kısmı söylemem lazım. İnsanlar bana sonradan şeyh dediler, mürşit dediler, hatta veli dediler. Bu kelimeleri duydukça içim sıkılırdı. Çünkü ben kendimi bir sahaf bilirdim, bir müezzin, Karagümrüklü bir yetim. Bir insana makam giydirdiklerinde, onun eski halini silerler; oysa benim bütün kıymetim o eski halimdeydi. Ben hep o boş evin tek oğlanıydım. Ne giydirseler altında o çocuk dururdu.
Kalabalık beni hiç yalnızlığımdan çıkaramadı. Dükkan dolardı, kırk iki camide vaaz verdim, meydanlar doldu, sonra denizi aştım, başka dillerin arasında binlerce insan toplandı. Hepsinin ortasında bir sessizlik taşıdım. O sessizlik bana o evden kalmaydı. Kalabalığın ortasında yalnız olmak bir hastalık değil; bazen bir adamın taşıyabileceği en ağır sağlık odur. Ben gülerken de yalnızdım. Gülüşüm gerçekti, yalnızlığım da.
Yalnızlık, sandığın gibi insanı küstüren bir şey değildir. Bende tam tersini yaptı. Kimsesi olmayan, herkesin kimi olmaya çalışır. İçimdeki o boş oda, başkalarını içeri almak için yer açardı. Belki bu yüzden kapım hep açık kaldı. Kapısı en geç kapanan, evi en erken boşalmış olandır. Ben kapımı kapatmayı hiç beceremedim. Gece yarısı biri gelse buyur ederdim. Çünkü bir zamanlar birinin bana kapı açmasını ben de beklemiştim.
Ne zaman imana geleceksin?
Bana bir rüya geldi o yıllarda.
Bir gemideyim, Sarayburnu ile Kızkulesi arasında. Yelkenler yırtılmış, direkler kırılmış, deniz azmış, gemi batmak üzere. Bir zat bana bir kağıt uzattı. Bunun içindekini oku, dedi, bu beladan kurtul. Sabah dükkana geldim, baktım, o zat dükkanın önünden geçiyor. Tanı diyorum kendi kendime, bu adamı ben bu gece rüyamda gördüm. Ama yanına gitmeye cesaret edemedim. Birkaç gün sonra yine rüyamda. Bu sefer bastonuyla işaret ediyor, gel diyor, benim tarafıma geç. Sabah yine dükkanın önünden geçiyor. Yine cesaret edemedim. İçimden, bunda bir manevi emir varsa bu zat bana gelsin dedim. Bak şu kibre. Boş evin oğlanı, garibin garibi, ama bir inadı var. Gelsin bana, ben gitmem. Üçüncü kez gördüm onu rüyada. Bu sefer beni kucakladı, öyle bir sıktı ki kemiklerim birbirine geçti sandım. Sonra başıma ağır bir Halveti sarığı koydu, yedi kat göğün ağırlığı sanki. Uyandım, dükkana geldim. Bir de baktım, o zat yine önümden geçiyor, elinde baston, başında şal. Yine içimden aynı şey. Bu zatta bir keramet varsa o bana gelsin, ben gitmem.
O zat çarşının alt tarafına doğru yürüdü. Pencereden arkasından baktım, durdu; geri döndü. Dükkanın önüne geldi, ama içeri girmedi. Başını içeri uzattı. Ulan softa, dedi; üç defadır görüyorsun, ne zaman imana geleceksin?
Şimdi, dedim, hemen ellerine sarıldım.
Şeyh Seyyid Ahmed Tahir’di, Maraşlı; o günden sonra her gün dükkanıma geldi. Bazen konuştu, bazen hiç konuşmadı, sadece oturdu. Ondan İbn Arabi okudum, yıllarca. Dağınık olan içimde bir yere oturdu. Aslında yeni bir şey olmadı o gün. Sadece, ellerimin çoktandır bildiği bir şeyi içim de öğrendi. Bir sahaf zaten kıymetli olanı kıymetsizden ayırmayı bilir. Ben bütün ömrüm boyunca kitapları ayırmıştım. Şimdi aynı gözle kendi günlerime baktım, hangisi sahici hangisi değil diye.
O günden sonra çok şey değişti, ama dışarıdan kimse fark etmedi. Dükkan yine açıldı, çay yine demlendi, ben yine güldüm, yine aynı işleri gördüm; değişen, içerideydi. İnsan bazen yıllarca bir kapının önünden geçer, bir gün eşiği atlar, ama aynı sokakta yürümeye devam eder; yürüyüşü aynıdır, ayağının basması başkadır. Benimki öyle oldu. Aynı adımlarla, başka bir ağırlıkla yürüdüm. Kimse omzumdaki o ağırlığı görmedi. Görülmeyen yük, taşıyanı eğmiyorsa, o en hayırlı yüktür.
Bak, ben şeyhliği aramadım. Şeyhlik beni buldu, tıpkı o adamın dükkanın önünden geçip durması gibi. Çocukken, Arapça hocam beni bir gün Fatih Camii’nde bir zatın elini öptürmeye götürmüştü, başarın için dua iste demişti. O zat, Cerrahi şeyhi Fahreddin Efendi’ydi. Aradan koca bir ömür geçti. Bir gün baktım, vaktiyle elini öptüğüm o zatın makamında oturuyorum. Hayat bazen insanı, çocukken eline yüz sürdüğü kapıdan içeri alır. Ben o kapıdan girdim. Girerken bir şey istemedim, bir şey beklemedim. Zaten ömrümce bir şey istemeyi bilmedim ki.
Kapıyı kapatırsın, içtekini kapatamazsın
Tekkeler kapalıydı. Bunu küçümsemeyin. Zikir yasaktı, sohbet kayda geçerdi, mürit yetiştirmek başa belaydı. Altmış ihtilalinde beni de aldılar, doksan iki gün yattım. Suçum, eski yazıya, eski kitaba, yasak sayılan bir sese sahip çıkmakmış. Hapis bir yetime yeni bir şey öğretmez; yetim zaten bir tür hapiste büyür, dört duvarı yokluktan örülü. İçeride de dışarıda olduğum gibi durdum. Şeyhim Fahreddin Efendi’nin bir beyti vardı, onu kendime tekrar ederdim.
“Kapatılmakla tekaya kaldırılmaz zikr-i Hakk; cümle mevcudat zakir, bütün kainat dergahtır.”
Yani, kapıyı kapatabilirsin, içtekini kapatamazsın. Bir mahalleyi susturabilirsin, sokaktaki kediyi, daldaki kuşu, denizdeki dalgayı susturamazsın. Dergah dört duvar değildir. Kim nereye otursa, kalbi orada zikrederse, orası dergahtır. Ben bunu bir dükkanın tozlu taburesinde öğrendim, bir tekkenin kubbesi altında değil.
Perşembe akşamları halka kurulurdu. Omuz omuza, diz dize. Önce bir ilahi; ses alçaktan başlar, sonra yükselir. Sonra ayağa kalkılır, el ele tutuşulur, halka yavaşça dönmeye başlar. Buna devran derler. Bir nefes alınır, bir Hu verilir; bin göğüsten çıkan tek bir Hu, odanın havasını titretir. Dönerken ne yorulduğunu anlarsın ne kim olduğunu; isimler düşer, sıfatlar düşer, geriye dönen bir halka kalır. Ben o halkanın ortasında çok ağladım, çok güldüm, çoğu zaman ikisini ayıramadım. Kalabalıkta hep yalnızdım demiştim ya; bir tek o halkada yalnız değildim. Çünkü orada herkes aynı anda eksiliyor, aynı anda doluyordu.
Sonra denizi aştım. Amerika’ya, Almanya’ya, Londra’ya, Paris’e gittim. Garip geldi bana o yolculuklar. Bir yetim düşün, kendi evini doldurmaya ömür yetmemiş, şimdi gidiyor, hiç bilmediği diyarlarda salonlar dolduruyor. Dönen dervişler, başka tenli insanlar, bir kelime Türkçe bilmeyen gözler, hepsi bir halkaya duruyor. Bana hep bir şey sordular. Nasıl oluyor da anlamadıkları bir dilde söylenen şey kalplerine işliyor. Bilmiyorum. Belki kalbin dili harften eskidir. Belki bir şey vardır, harf inkılabının bile değiştiremediği.
Bana konulan o ağır sarığı, ömrümün sonuna doğru başkalarının başına ben koydum. Bir beyfendiye, bir de çok uzaklardan gelmiş, serveti olan ama içi arar kalmış bir kadına. Verirken elim titredi mi, hatırlamıyorum. Bir şeyi birine emanet ederken insanın eli hep biraz titrer. Ben ömrümce emanet taşıdım. Bir aile bana emanetti, dağıldı. Kitaplar bana emanetti, sahibini buldu, gitti. Şimdi sıraya gelen bendim.
Elimde kalan tek kelime
Aşki diye şiir yazdım. Aşık olan demek. Başka bir mahlas seçebilirdim, seçmedim. Çünkü elimde kalan tek kelime oydu. Bir ömür önce boş bir evde otururken geriye ne kalır diye sorsan, herkes malı mülkü sayardı. Bende o yoktu. Bende sadece bir kelime kaldı. Onu da israf etmedim.
Bir beytim vardı, zikirlerde hala okunur derler.
Sırrını öğrendim hep bende imiş Marifet hakikat bu tende imiş Aşıkın nesi var, hep sende imiş
Aşıkın nesi var. İşte bütün mesele bu soruda. Aşıkın nesi var ki? Hiçbir şeyi yok. Olduğu kadar var. Ben bunu bir yoksullukla öğrendim, sonra bir zenginliğe çevirdim, ama o zenginliğin cebi yine boştu. Garip bir ticaret. En karlı iş, eli en boş kalanın oldu.
Tektim, sonra çoğaldım
Bir ömür tektim. O boş evin tek oğlanı, çarşının kalabalığında tek başına gülen adam, kürsüde binlerce kişinin ortasında yalnız duran ses. Tek geldim, tek yürüdüm. Ama işin tuhafı, benden sonra çoğaldım. Geride çok evlat bıraktım, kanımdan değil, gönlümden. Bir insanın asıl soyu, ardından adını ananlar, sözünü taşıyanlar, onun bıraktığı bir cümleyle yoluna bakanlardır. Ben bu manada kalabalık bir baba oldum; kendi evinde tek erkek kalmış o çocuğun aklının alamayacağı kadar kalabalık.
İçlerinden biri var ki, beni daha tanımadan tanıdı. Çocuk yaşından, beni bilmesine daha imkan olmayan yıllardan beri bir yerden bilir beni, bana dede der. Ne tuhaftır; bir adamın torunu onu hiç görmemiş olabilir de gönlünde taşıyabilir. Dede demek yalnızca bir kan bağı değildir, bir yöneliştir, bir gönül akrabalığıdır. O bana dede dedikçe, ben o boş evde eksik kalan bütün dedeleri, babaları, ağabeyleri bir nebze geri almış gibi olurum. Demek hiçbir ev büsbütün boşalmıyor; kapısını açık tutana, zamanı gelince yeni misafirler geliyor.
Yürüyeceğimi biliyordum
Son günüm geldiğinde şaşırmadım. Bir ömür kitapların ne zaman elden gideceğini bildim, kendi vaktimi de bildim. Tekkeye gittim, tarikat elbiselerimi teslim ettim. Hiçbir rahatsızlığım yoktu. Bu gece ben yürüyeceğim, dedim, güneş guruba erdi.
Dükkana uğradım son kez. İçeride birkaç kişi vardı. Onlara dükkan size emanet, dedim, siz de Allah’a emanet olun. Bir sahafın son sözü böyle olur, çünkü sahaf bütün ömrünü emanet alıp emanet vermekle geçirir; kitap onun değildir, bir süre elinde durur, sonra erbabına gider. Ben de bir süre burada durdum, şimdi erbabıma gidiyorum.
Son hutbemde, dersi tamamıyla ikmal ediyorum, dedim, inşallah bir dahaki dersimiz Fatih’teki musalladan olacak. Öyle de oldu. Bir Şubat günü yürüdüm. Namazımı Gönenli Mehmed Efendi kıldırdı. Beni Karagümrük’e gömdüler, doğduğum yere, o evin yakınına. Hayat beni bir daire çizdirip başladığı yere bıraktı.
Tutmak da, bırakmak da
Şimdi yine elim bir kitabın üzerinde. Hangi kitap, önemli değil. Önemli olan, elimin onun üzerinde durup bir süre sonra çekilecek olması. Her şey böyledir. Bir süre durursun, sonra çekilirsin, kitap başka bir ele geçer.
Bana sahafların şeyhi dediler. Ben yalnızca bir sahaftım. Aralarındaki fark, sandığından küçüktür. Bir kimse bir kitaba nasıl davranırsa insana da öyle davranır; kıymetini bilir, erbabına verir, parasına satmaz, yanlış elde gariplik çekmesin diye gözetir. Ben insanlara, kitaplara davrandığım gibi davrandım. Hepsi bu.
Bir kitap var elimin altında. Birazdan bırakacağım. Bırakmak benim işimdir, bunu sana en başta söylemiştim. Tutmak da benim işimdir. İkisi aynı iş. Bir gün anlarsın.