ben-anlatim · 22 Temmuz 2026
Ben, Ölüm
Ölüm konuşuyor. Doğduğun gün odadaydı, herkes ağlarken oradadır. Kaçanı, pazarlık edeni, onu düğün gecesi bilenleri anlatıyor.
Bu kez ölümü konuşturduk. Kapıyı çalmadan geldi, alışkanlık dedi. Sesi beklediğimizden yumuşaktı. Korkutmadı; korkutmanın kendi işi olmadığını, o işi insanların birbirine yaptığını söyledi. Biz yalnızca not tuttuk.
Beni tanıyorsun.
Adımı ağzına almazsın, biliyorum. Evinizde ben söylenmem; kulağına geldiğimde tahtaya vurursun. Yine de tanırsın. İlk kez gördüğünde küçüktün. Balkonda bir kuş yatıyordu, ya da yolun kenarında bir kedi. Durdun. Dokunacak oldun, dokunamadın. O kıpırtısızlık sana yeni geldi. Oyuncakların da kıpırdamazdı ama onlar hiç kıpırdamamıştı. Bu, az önce kıpırdayandı. İşte o incecik farkın içinde ben duruyordum. Kimse o gün sana beni anlatmadı. Akşam sofrada sordun: o kuş şimdi nerede? Büyükler bir an sustu, sonra biri lafı değiştirdi. O suskunluk da bendim.
Sonra bir gün sizin eve çok insan geldi. Ayakkabılar kapının önünde birikti. Mutfakta büyük bir tencerede irmik kavruluyordu, evi tatlı, ağır bir koku kapladı. Seni bir odaya koydular, çocuklar burada dursun dediler. Sen kapı aralığından baktın, koca adamlar ağlıyordu. O gün bir şey öğrendin, kimse öğretmeden öğrendin. Herkes ağlıyorsa, ben oradayımdır.
Seninle aynı gün doğdum
Doğduğun gün odadaydım. Sevinci bozmaya gelmedim, her doğumda dururum orada, kapının yanında, sessizce. Sen ilk nefesini aldığında senin ölümün de doğdu. O günden beri birlikte büyüdük. İlk dişin çıkarken, okulun ilk günü yoklamada adın okunurken, o uzun gençlik gecelerinde ben hep aynı yerdeydim, bir adım geride.
Kimse bunu sana böyle söylemez. Herkes ölür derler, o kadar. Herkes ölür lafı seni korumak için bulunmuştur; herkesin içinde saklanırsın, sıra sana hiç gelmeyecekmiş gibi. Ama ben herkese gitmem. Ben hep birine giderim. Sana geldiğim gün de herkes ölür demeyeceğim. Sadece senin için geleceğim, senin adınla geleceğim.
Bir şeyin daha var, kimsenin elinden alamayacağı. Senin yerine kimse ölemez. Sınavına annen giremezdi, ameliyatına baban yatamazdı; bu ondan da kesindir. En kalabalık anında bile bana ait olan yerin yalnızdır. Bunu seni ürpertmek için söylemiyorum. Hayatında yalnızca sana ait olan tek şeyi söylüyorum.
Beni evden çıkardınız
Eskiden aranızda yaşardım. Dedenin dedesi beni tanırdı. Vakti yaklaştığında yatağını odanın ortasına çektirir, çocuklarını çağırır, helallik ister, borcunu vasiyet ederdi. Çocuklar odadaydı, en küçüğü bile. İnsan kendi evinde ölürdü, kendi yorganının altında, tanıdığı bir tavana bakarak. Ben o evlere kapıdan girerdim, herkes görürdü, kimse şaşırmazdı.
Şimdi beni hastaneye taşıdınız. Beyaz koridorlar, ziyaret saatleri, makinelere bağlı yataklar. İnsan artık en tanımadığı odada ölüyor, tavanında floresan, damarında serum. Çocukları içeri almıyorlar, üzülmesinler diye. Mezarlıkları şehrin dışına çıkardınız, duvarlarını yükselttiniz. Adımı da söylemez oldunuz. Vefat etti diyorsunuz, aramızdan ayrıldı diyorsunuz, kaybettik diyorsunuz.
Kaçtığın yolun sonunda ben dururum
Bir sabah bir adam saraya koştu. Beni kalabalığın içinde görmüş, bakışımı yanlış okumuştu. Süleyman’a yalvardı, rüzgarına emret, beni Hindistan’a uçursun. Süleyman emretti, rüzgar esti, adamı uçurdu. Ertesi gün Süleyman bana sordu, ona niye öfkeyle baktın, evinden yurdundan ettin? Öfke ne kelime, dedim; şaşırmıştım sadece, bana o canı akşam Hindistan’da al denmişti, sabah onu sarayın kapısında görünce aklım karıştı, buradan Hindistan’a akşama kadar kanadı olsa yetişemez dedim. Sonra rüzgar onu ayağıma getirdi. Bu hikaye Mesnevi’de anlatılır, yedi yüz yıldır okunur. Çoğu okuyan Hindistan’da kalır. Mesele Hindistan’dan çıkmaktır. Kaçış, yolumun en eski kısaltmasıdır.
Sen Hindistan’a kaçmıyorsun, biliyorum. Senin rüzgarın başka. Takvimin dolu. Toplantılar, taksitler, projeler, telefonda bitmemiş yazışmalar. İnsan meşgulken ölümsüzdür, ajandası dolu adamın öleceği kimin aklına gelir. Bunun üstüne koca bir kitap yazıldı, ödül de aldı. İnsan uygarlığının benden duyulan dehşeti bastırmak için kurulduğunu söylüyordu. Katedraller, imparatorluklar, gökdelenler, meydanlara dikilen heykeller. Hepsinin altında aynı cümle: ben buradaydım, beni unutmayın. Psikologlar sonradan bunu deneyle de gösterdiler. İnsanlara beni hatırlattılar. İnsanlar bayraklarına daha sıkı sarıldılar, kendilerinden olmayana daha sert baktılar. Beni düşünmemek için neler yapıyorsunuz. Savaş bile.
Şimdi de beni yenmek istiyorsunuz
Son yıllarda ilginç işleriniz var, izliyorum. Kanınızı tazeliyorsunuz, hücrelerinizi gençliğe geri sarıyorsunuz. Kimileriniz bedenini dondurttu, çelik tüplerde, eksi yüz doksan altı derecede, çözüleceği sabahı bekliyor. Kimileriniz ölülerinin sesinden makineler yaptı. Adam göçüyor, sesi kalıyor. Kızı akşamları telefona eğilip soruyor, makine babasının sesiyle cevap veriyor: iyiyim kızım, sen nasılsın.
Ben o seste yokum. Oradaki yokluğum da benim.
Buna da kızmıyorum. İnsanı çok uzun zamandır izliyorum, en çok bu haline yumuşuyorum, yenileceğini bilir, yine de dener. Piramitler de aynı denemeydi, mumyalar da, simyacıların iksiri de. Şimdi adı algoritma oldu. Belki ömrünü uzatırsın, yüz yıl, iki yüz yıl. Benim için değişen olmaz. Ben sürenin sonunda oturmuyorum ki uzamasından telaşlanayım. Süre benim. Acelem yok. Bütün işim beklemektir.
En çok keşke duyarım
Yatak başlarında çok bekledim, çok şey duydum. İnsan önce benimle pazarlık eder. Kızımın düğününü göreyim, öyle. Bir bahar daha. Şu kitabı bitireyim. Pazarlığa hiç itiraz etmem; pazarlık eden insan güzeldir, hayata iki eliyle tutunur. Sonra sesler alçalır. O alçalmış sesle hep aynı kelime gelir, keşke.
Bir kadın vardı, yıllarca ölüm döşeğindekilere baktı, duyduklarını sonradan yazdı. Listenin başında ne vardı biliyor musun? Kimse daha çok çalışsaydım demedi. Kimse evim daha büyük olsaydı demedi. Keşke başkalarının istediği hayatı yaşamasaydım dediler, kendi hayatımı yaşasaydım. Keşke o kadar çalışmasaydım. Keşke sevdiklerime sevdiğimi söyleseydim. Ben dinledim. Ben hep dinlerim. Sözün son halini ben duyarım, süsü dökülmüş halini.
Bir romanda bir yargıç vardı, adı İvan İlyiç. Ölürken okul yıllarının mantık kıyasını hatırladı: Kay insandır, insanlar ölümlüdür, öyleyse Kay ölümlüdür. Doğru, dedi; Kay için doğru. Ama ben Kay değilim ki. Ben Vanya’yım. Benim annem vardı, çocukluğum vardı, o çizgili meşin topun kokusu vardı. Bu kıyas bana nasıl uysun. Herkes böyle der. Kıyas kağıtta herkese uyar, tende kimseye uymaz. Sana da uymayacak. Geldiğimde sen de bana çocukluğunu sayacaksın, say. Ben zaten hepsinde oradaydım.
O yataklarda bir şey daha gördüm, söyleyeyim. Benden en çok korkanlar en az yaşamış olanlardı. Doymuş insan sofradan kalkar, aç kalkamıyor. Yaşlı bir terapist bunu kitabında yazdı, ben çok eskiden beri bilirim: benden duyduğun korku, yaşamadığın hayat kadardır. Beni azaltamazsın. Yaşamadığını azaltabilirsin.
Seni korkutan ben miyim?
Eski bir filozof beni çürütmeye kalktı. Ben varken sen yoksun, sen varken ben yokum, dedi; madem hiç karşılaşmayacağız, korkun boşuna. Zekiceydi. Bahçesinde bunu yazarken ben de oradaydım, incir ağacının gölgesinde. Mantığı sağlamdı ve bir şeyi atlıyordu. İnsan benimle karşılaşmaktan korkmuyor. İnsan kaybetmekten korkuyor. Annesinin elini. Bir sesi. İkindi vakti perdeden süzülen o ışığı. Yarım kalmış işini, söylenmemiş sözünü, küs gittiği arkadaşını. Benden korktuğunu sanıyorsun. Bana baktığında gördüğün, eksik bıraktıklarındır. Ben çoğu zaman aynayım.
Bir şey daha söyleyeyim; bunu, yanında ölünmüş insanlar bilir. Son saat sandığın gibi olmaz. Direnç bir yerde biter, yüz yumuşar, nefesler seyrekleşir, aralıklar uzar, oda sessizleşir. O sessizlik korku sessizliğine benzemez, uykusu gelmiş bir çocuğun odasına benzer. Geride kalanlar sonra hep aynı cümleyi kurarlar: sanki bir yükü bıraktı, derler. Korkuyu ben getirmem. Korku benden önce gelir, ben vardığımda çoğu zaman gitmiş olur.
Ben alırım, yası size bırakırım
İşimin öbür yarısını kimse konuşmaz. Ben birini aldığımda geride bir ev dolusu insan kalır. Taziye evinde kadınlar mutfağa girer, çay demlenir, avluda erkekler ayaküstü susarlar. Biri ağlayanı tutar, biri bardak taşır. Acı, o evde elden ele dolaşan bir tepsidir. Kırkı çıkar, mevlit okunur, yıllar geçer. Telefondan o bir numara silinemez. Bir gömlek dolapta asılı kalır, arada bir koklanır. Mezara gidilir, taşa anlatılır: sınavı kazandım, kızım oldu, sen görecektin.
Sizin bilginleriniz önceleri yası bitirilecek bir iş sandılar; hesap kapanacak, bağ çözülecek, insan hayatına dönecek. Sonra vazgeçtiler, çünkü sizi dinlediler. Bağ kopmuyor, biçim değiştiriyor. Ölünüzle konuşmaya devam ediyorsunuz ve bu artık delilik sayılmıyor, sevginin devamı sayılıyor. Ben buna hiç karışmadım. Karışamam da.
Çünkü taş suya düşer, taş batar, halkalar kalır. Bir öğretmenin cümlesi kırk yıl sonra bir öğrencinin ağzından çıkar; öğretmen çoktan bendedir, cümle sizde. Bir annenin hamur tutuşu kızının bileklerinde sürer. Sen de taşıdıklarını birinden aldın, sen de birine bırakacaksın. Ben insanı alırım, halkaları alamam. Alabilseydim işim biterdi. Alamıyorum. Tek yenilgim budur. Kimse yüzüme vurmadı, ben söylemiş olayım.
Kimileri beni düğün gecesi bildi
Herkes benden kaçmadı ama. Kimileri durdu, döndü, yüzüme baktı.
Konya’da bir adam vardı. Bir Aralık gecesi ona gittim, şehir ağlıyordu, o gülümsüyordu. Yıllardır o geceye kavuşma derdi, sevgiliye dönüş. Hala her Aralık o gece anılır, adına düğün gecesi derler, şeb-i arus. Beni bekleyen birine gitmek bana da kolay gelmedi, utandım desem yeridir. Kapıda bir an durdum. İlk kez bir kapıda misafir gibi durdum.
Onun yolundan yürüyenler daha ileri gittiler. Ölmeden önce ölün diye bir söz taşıdılar, peygamberlerinden kalma. Geceleri yatarken beni düşündüler. Yorganı kefen bildiler, uykuyu benim küçük kardeşim. Sabah kalkınca kendilerini dirilmiş saydılar. Deli işi deme. Onlar benimle her gece tanışa tanışa beni eskittiler. Ben eskiyince heybetim dökülür, ev halkından birine dönerim, sofranın uzak ucunda oturan sessiz bir akrabaya. Onlar nefslerini ben gelmeden toprağa koymuşlardı. Vardığımda alacak pek bir şey kalmamıştı. En hafif onları taşırım.
Şairleriniz de bilir beni. Biri garip öleceğini, öldüğünün üç gün sonra duyulacağını söyledi; söylerken sesi titremiyordu, ben dinlerken zorlandım. Biri bana asude bahar ülkesi dedi. Biri daha da ileri gitti, hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber diye sordu. Sorunun içine cevabını saklamıştı. Şairlere süssüz görünürüm ben. Bakmaya dayandıkları için, gördükleri de sahicidir.
Erzurum’da bir imam vardı, Efe derlerdi. Köy köy gezdi, ömrünce bir tembihi oldu: hazer kıl, kırma, incitme. İnsan isen bir canı incitme. Sözünü bir ilahiye koydular, hala okunur. Aynı ilahide bana da bir selam var. Hani ya taht-ı Süleyman’ın, der, yerinde yeller eser. O rüzgarı tanıyorum. Adamı Hindistan’a taşıyan rüzgar, tahtın yerinde hala esiyor. Süleyman gitti, rüzgar kaldı. Efe niye incitme diyordu, ben söyleyeyim: ömür bir lahzada geçer, rüya gibi, o da ilahide yazar. İncittiğinle helalleşmeye vakit bulamayabilirsin; ben araya girerim, çok girdim. Kırdığın insan bende kalır da özrün sende kalır. Yüklerin en ağırı odur. Ben taşımam, size bırakırım.
Tadı ben veririm
Sana inen kitap benim için bir fiil seçmiş: tatmak. Her nefis ölümü tadacaktır. Yutmak dememiş, çarpmak dememiş. Tatmak. Bir kere, dilin ucuyla. Sen beni bir kere tadacaksın. Bense sana hayatı her gün tattırıyorum, farkında değilsin.
Düşün. Fotoğrafı niye çekersin? Geçtiği için. Sarılınca niye sıkarsın? Bırakacağın için. Şarkı niye güzeldir? Bittiği için; sonsuz şarkı gürültüdür. Sonsuz gün de gün olmaktan çıkar. Bahar hiç bitmese bahar diye bir şey olmaz, ilk kar kimseyi sevindirmez, kaçıncı kar olduğunu kimse saymaz. Roma’da muzaffer komutan alkışlar içinde yürürken arabasında bir köle dururdu. İşi, kulağına eğilip fısıldamaktı: öleceğini hatırla. Zalimlik gibi görünür, ama iyilikti. O Ben o fısıltıyım. En sevinçli gününde kulağına eğilirim: bu geçecek.
Beni silmeyi başarsaydınız ne olurdu, hiç düşündün mü? Ben düşündüm. Kimse kimseye sarılmazdı, nasılsa yarın da var. Kimse kimseyi affetmezdi, acele ne. Vasiyet yazılmazdı, veda öpülmezdi, son bakış diye bir şey olmazdı. Sevmek ertelenirdi, hep ertelenirdi, çünkü sonsuza kadar vakit var. Ben sizi sıkıştırıyorum, doğru. Ama sıkıştırdığım yerden hayat çıkıyor. Üzümü sıkan da böyle der belki.
Bu yazıyı yazana iki kere geldim
Bitirmeden bir itirafım var. Bu yazıyı bana yazdıran adamı ben seçtim. Yazıcımı gelişigüzel seçmem. Onunla bu yıl iki kere karşılaştık.
İlkinde bir hastanedeydik, gece. Böbreğinde küçük bir taş. Beni hep büyük şeyler getirir sanırsınız; savaşlar, uçurumlar, salgınlar. Ben bir kum tanesiyle de gelirim. Acıdan iki büklümdü. Sakinleşsin diye ilaç verdiler, yetmedi, bir daha verdiler. Diazem üstüne diazem. Soluğu seyreldi, monitördeki çizgi düzleşti. O düz çizgi benim imzamdır. Tam elimi uzatmıştım ki göğsüne iki demir dayayıp akım verdiler. Gövdesi yataktan sıçradı. Bir daha verdiler. Onu elimden geri çektiler. İtiraz etmedim. Demek vakti değilmiş. Bana da her şey söylenmez, ben de emir kuluyum. O gecenin en uzun dakikalarını kendisi bilmiyor. Ona sabah anlattılar. Bana en yakın olduğu dakikalar, onun hiç yaşamadığı dakikalardır.
İkincisi geçen hafta, bir otobanda. Otobanları bilirim, mesaimin çoğu oradadır. Direksiyon bir an ona cevap vermez oldu. Bana bir an yeter. Ben ön koltuğa oturdum, ilkinde ayak ucunda durmuştum, bu kez yanına oturdum. Hesabımda bariyer vardı, karşı şerit vardı. Araba hesabımı dinlemedi, otobandan çıktı, bir yan yola süzüldü. Kim süzdürdü, sorma. Sonradan mucize demişler. Ben bir şey demedim. Benden büyük konuşmak bana düşmez.
Yan yolda önce sağa vurdu. Sonra sola. Sac eğildi, cam ufalandı, araba yine durmadı, elli metre daha gitti, belki altmış. Ben saydım. O elli metrede yüzüne baktım, yüzünde daha bitmemiş şeyler gördüm. Sonra her şey durdu. Kapılar açılmadı. Onu hayata bağlayan kemer şimdi bırakmıyordu. Kilitlemişti. Hayat böyledir, tuttuğunu sıkı tutar. Ben indim. Beni ne kemer tutar ne kapı. Dışarıda frenler, kornalar, koşan ayaklar. Yabancı eller uzandı, kemerle boğuştular, onu sıkıştığı yerden zorla çıkardılar. Bir kere daha çektiler onu elimden. Hastanede yataktan çekmişlerdi, burada demirin içinden çektiler. Ben yol kenarında bir dakika bekledim, sonra kalabalığa karıştım.
İki kere geldim, iki kere zili çalmadan döndüm. Neden döndüğümü o da merak ediyor. Cevap bende durmaz, ben bu işin getir götürüne bakarım. Bildiğim şu: benden dönen insan bir süre her şeyi ilk kez görür. Su ilk kez soğuktur, ekmek ilk kez kokar. Sarılışı uzar, vedası uzar. Sonra alışır, herkes alışır, eski körlüğüne döner. Ben bu adam alışmadan yazsın istedim. Tattırdığımı taze taze anlatsın. Sen de şunu bil: o iki geceyi bilmiyordun ama senin payına da benzeri düşmüştür. Ucundan döndüğün, sonradan öğrendiğin bir şey. Herkesin bir Hindistan’ı var. Kimi gitmiş, dönmüş, haberi yok.
Şimdi bu yazı bitecek, ben kalkacağım. Kalkmadan şunu söyleyeyim.
Sana benden korkma demeyeceğim; akıl vermek benim işim olmadı hiç. Şu kadarını derim: randevusuna şaşmaz tek dostun benim. Gününü söylemem, saatini söylemem. Sürprizi sevdiğimden sanma. Günü bilseydin o güne kadar yaşamazdın, geri sayardın. Bilmediğin için yaşıyorsun. Belirsizliğim armağanımdır.
Bir gün kapını çalacağım. Belki çok sonra, saçların ağarmış, evin torun sesiyle dolu. Belki daha erken. O kısmı açma, ben de açmayayım. Geldiğimde bana yabancı gibi bakma ama. Çocukluğundan beri tanışıyoruz; balkondaki kuş, kapı aralığından gördüğün ağlayan adamlar, o her yerdeki ihtimal. Ben hep aynı uzaklıkta durdum. Sen bazen unuttun, bazen hatırladın. Hangisinde daha çok yaşadın, unuttuğunda mı, hatırladığında mı? Onu sen bilirsin, ben karışmam.
Bugün gelmedim, bugün işim başka yerde. Sofranı kur, sevdiklerini çağır, o söylenmemiş sözü bugün söyle. Yarın nerede olacağımı bilmiyorsun.
Bu yazıya eşlik etsin: Hazer kıl kırma incitme, Alvarlı Efe Hazretleri ve Uzun İnce Bir Yoldayım, Aşık Veysel’in kendi sesinden
Muhammed Sirac Esin
Psikoloji ve tasavvufun kesiştiği yerde okuyup yazıyor.