ben-anlatim · 6 Ağustos 2026
Ben, Narsist
Bir narsist konuşuyor: sizi nasıl aldığını, sevdiğini neden küçülttüğünü, gecenin ona ne sorduğunu. Ve maskesini ilk kez gördüğü anı.
Bu kez bir narsisti konuşturduk. Önce nazlandı, kaç kişinin okuyacağını sorunca geldi. Söz boyunca bir kez olsun özür dilemedi, iki cümleyi sesini beğenmediği için baştan aldı. Biz araya girmedik, not tuttuk. Çıkarken kapıda bir kez döndü, nasıldım, diye sordu. Anlamak aklamak sayılmasın; o konuşurken masanın öbür ucunda, adı geçmeyen insanlar da oturuyordu.
Kendimi sevdiğimi düşünüyorsun.
Baştan düzelteyim, beni yanlış bilgiyle dinleme. Ben kendimi sevmedim. Sevmek yakın mesafe işidir, kusuru görür, yine kalır. Ben o mesafeye hiç inmedim. Ben kendime taptım. İkisi ayrı iştir. Seven dokunur, tapan dokunmaz, tapan parlatır. Ben putumu kendim yonttum, kendim parlattım, önünde kendim eğildim. Kimse görmedi. İnsan kendi mabedinde tek başınadır.
Bana taktığınız adı da biliyorum. Kızmıyorum, ad güzel. Yalnız ucuzlattınız. Mesajına geç dönen sevgiliye, kendi fotoğrafına uzun bakan çocuğa, sofrada çok konuşan amcaya aynı adı dağıtıyorsunuz. Beni kalabalığa karıştırmayın. Sizin bencilliğiniz nezledir, gelir geçer. Benimki iklimdir. Ben bu havada doğdum, şimdi bu havada konuşuyorum.
Hem sen beni tanıyorsun aslında. Bir düğünde, bir iş yemeğinde, bir aile sofrasında denk gelmişizdir. Senin anlattığın hikayenin ortasına girip hikayeyi elinden almışımdır, sonunu ben bağlamışımdır, gülen bana gülmüştür. Bir toplantıdan çıkarken içinde küçük bir eziklik kalmıştır, akşama kadar sebebini aramışsındır. O sebep çoğu zaman bendim. İsim arama, ismim başka başka. Ben her mecliste birkaç kişiyim.
Beni sonuna kadar dinleyeceksin. Herkes dinler. Ben anlatırken kimse saatine bakmaz. Bir tek ben bakarım. Kaç kişisiniz diye.
Sonu merak ediyorsan şu kadarını söyleyeyim: sonu ben de dün gece öğrendim. Sırası gelince anlatırım. Sıraya ben karar veririm.
Sizi nasıl aldığımı anlatayım
Bir odaya girdiğimde önce ışığı bulurum. Işık dediğim lamba sanma. Odanın dikkati nerede toplanıyorsa ışık orasıdır. Sonra o dikkati yavaş yavaş, kimseyi ürkütmeden kendi üstüme çeviririm. Nasıl yaptığımı soruyorlar. Sır değil, söyleyeyim: iyi dikilmiş bir ceket, yerinde bir şaka, acele etmeyen bir ses. Bir de göz. Konuştuğun insanın gözünü bırakmayacaksın. İnsanlar bakılmaya öyle aç ki, gözünü ayırmayan adamı derin sanıyorlar.
Empatim yokmuş. Bunu söyleyen beni hiç görmemiş. Ben senin nereden kanadığını annenden iyi bilirim. Masaya oturduğun anda bilirim: kim onay bekliyor, kim korkuyor, kim babasına bir şeyi ispat edemeden kalmış. Duymam, o doğru. Duymak ağırlaştırır. Ben görürüm. Görmek iş gördürür. Sen buna soğukluk diyeceksin. Ben alet çantası diyorum.
Geçen yıl yanıma yeni biri girdi. Gençten, tutuk, gözü yerde. İlk hafta adını üç kez söyledim. Üçüncüsünde, babasının hiç kullanmadığı bir tonla söyledim. Çocuk o gün benim oldu. Maliyeti üç cümleydi. Getirisi: sınırsız mesai, sarsılmaz sadakat, bana bakan bir çift parlak göz. Ucuza alırım, çünkü neyin kıtlığının çekildiğini bilirim. Ben de o kıtlıktan geliyorum. Orasını sonra konuşuruz, belki.
Bir gün o çocuğun babası aradı, hastaneden. Çocuk telefonu kapattı, önüme geldi, bir şey diyecekti, diyemedi. O an elim kendiliğinden kalktı, omzuna kondu. Alet çantamda olmayan bir hareketti. İki saniye durdu, ben elimi çektim. Çocuğun gözünde bir şey gördüm, alkışa benzemiyordu, daha fenaydı: güven. Ertesi gün ona mesafeli davrandım, ölçü bozulmasın. Elimin o gün nereden geldiğini sormadım. Sormadığım sorular ayrı bir dosyadır.
Övgüyü de ben dağıtırım, cimrisi değilim. Yalnız ayarını ben tutarım. İnsanın gözünün içine bakıp tam kıvamında bir cümle söylersin, adam o cümleyle bir hafta yaşar. İkinci hafta cümle gelmez. Beklenir. Bekleyen insan bağlanmış insandır. Maaş gibi övgü olmaz bende, ikramiye gibi övgü olur: ne zaman geleceği bilinmeyen.
Sıraya girmem. Girdiğimde de içimden çıkmış sayılmam. Kuyrukta dururken bile önde durduğumu bilirim, sıra benim için icat edilmemiş bir şeydir. Restoranda masam hazır değilse garsonun akşamı zorlaşır. Ama bağırmam. Bağıran adam küçülür. Ben alçak sesle büyürüm.
Çevremi de öyle kurarım. İnsanları vitrin gibi dizerim: şu parlak, şu yeni, şu benim eski zaferlerimi güzel anlatıyor. Parlaklığı geçeni arka rafa alırım, arka raftan depoya. Depodakiler arada yazar, nasılsın abi diye. Okurum, cevap yazmam. Kenarda dursunlar, belli mi olur.
Önce ölçü alırım
Sevdiğim kadını herkes severdi. Sevdiğim diyorum, kelimeye şimdilik karışma, hesabını sonda görürüz. Biraz da onun için seçtim. Güzel insan avize gibidir, asıldığı evi aydınlatır. Kolumda o varken kalabalık ikimize bakardı. Bakılanın yanında durmayı bilirim, oradan da ışık düşer.
Annesi beni ilk hafta sevdi. Anneler beni hep sever, ben annelere kızlarının hayatında eksik ne varsa onu götürürüm: dinlenilmek, sorulmak, önemsenmek. Sonrasını benim yerime annesi konuştu. Kale içeriden alınır.
İlk aylarımı kimden dinlersen dinle, inan, hepsi doğrudur. O aylarda ben yokumdur. Karşımdakinin rüyasını giyerim. Kahveni nasıl içtiğini senden önce öğrenirim. Sevdiğin şairi o hafta okurum, en sevdiğin dizeyi sofrada senden önce söylerim. Çocukluğunu anlatırsın, dinlerim, kimsenin dinlemediği gibi dinlerim. Çünkü not alıyorum. Neyin eksik kalmış, kim seni yarıda bırakmış, hangi kelimeye susamışsın. Sonra o kelimeyi her gün söylerim. Hediyem pahalı olur, yerinde olur, unutulmaz olur. Hediye bende iptir: bir ucu sende kalır, öbür ucu bende. Bana bir gün, beni benden iyi tanıyorsun, dedi. Tanırım tabii. Ölçüsünü almıştım. Terzi kumaşı sevmez, biliyor musun. Terzi ölçüyü sever, iyi oturan dikişi sever. Kumaş değişir.
O bana taparken ben rahat ettim. Tapılan kişi huzurludur, yukarısı serindir. Bir akşam bir sofrada o konuştu. Uzun konuştu, güzel konuştu, masa ona döndü. Ben o akşam eve sessiz döndüm. Ertesi gün ona ilk kez, kalabalıkta biraz fazla konuşuyorsun, dedim. Avizeyi ben asarım, ben indiririm.
Sonra bir gece her şey bozuldu. Kötü bir haber almıştım, sesim gitti, elim titredi. Eve geldim, gördü. Elimi tuttu, geçer dedi. O gece uyumadı, başımda oturdu. Sabah kahvaltı hazırlamıştı, gözleri şişmişti. Anlıyor musun, beni o halimle gördü ve kaçmadı. Küçülmüş halimi gördü ve sevdi.
Bunu affedemedim.
Sen şimdi bunun neresi suç diyeceksin. Suç arama. Ortada tehlike vardı. Beni küçük görmüş göz artık doludur, ne zaman ateş alacağı bilinmez. O geceden sonra onu yavaş yavaş uzağa taşıdım. Kahvesi soğuk gelmeye başladı, gülüşü yüksek. Sorduğu sorular sorgu oldu. En sevdiği şairi elinden aldım: o şiiri sevmen normal, dedim, kolay şiirdir. Resim yapardı. İyi miydi, bilmiyorum, iyi olmasına izin verdiğimi hatırlamıyorum. Sergi lafı geçtiğinde sustum. Benim sustuğum yerde çiçek büyümez. Bir yıl sonra boyalarını kutuya koydu. Kutuyu kaldırırken yüzünü gördüm, bir cenaze kaldırıyordu. Yardım etmedim.
Bir de şunu yaptım. Anlatması kolay olmuyor ama başladık bir kere. Bir gün bana kendi cümlemi geri okudu. Kırıcı bir cümleydi ve benimdi. Ben öyle bir şey söylemedim, dedim. Söylemiştim. Ama o kadar sakin, o kadar yorgun bir şefkatle dedim ki, kendi kulağından şüphe etti. Bunu bir kere yapsan tutmaz. Ben aylarca işledim. Sonunda hiçbir şeyi bana sormadan hatırlayamaz oldu. O kadının bir hafızası vardı. Emanet aldım, geri vermedim. Övünmüyorum. Tutanak tutuyorum.
Dışarıda başka adamdım, onu da söyleyeyim. Misafirlikte kahvesini ben taşırdım, herkesin içinde alnından öperdim, dönüşte kadınlar ona fısıldarmış, kocan altın gibi, kıymetini bil. Daha asansördeyken, kat üçe varmadan yüzüm inerdi. Dışarıdaki adamı paspasta bırakır, içeri öyle girerdim. İçeride seyirci yoktur, seyircisiz yere masraf etmem. Nezaketim tükenmez sanırlardı. Tükenir. Ben onu dışarıda harcarım, eve artığı kalır. O bunu anlatmaya kalksa kimse inanmazdı, ikimiz de biliyorduk. Sen hiç, yanındakinin anlatsa da inanılmayacağını bile bile uyudun mu? Ben uyudum. İyi uyudum. Kilitlerin en sağlamı budur: kapıyı ben kilitlemem, dışarıdaki adam kilitler.
Gidişi de ben seçtim. Hep ben seçerim. Kapı bana kapanmadan ben kapıya yürürüm, terk edilmiş adam yüzü bana olmaz. Çıkarken arkamdan tek bir cümle söyledi. Bağırmadı, ağlamadı, sesi dümdüzdü: sen beni hiç görmedin ki. O an duymadım bile. Kulağım alkışa ayarlıdır, düz sesleri kaçırır. Giderken kapıyı çarpmadım, aralık bıraktım. Aralık kapıyı insan kışın hatırlar. İki kış hatırlandım. Üçüncü kış telefonum çalmadı. Cümle bende o kış patladı, bir gece, durduk yerde. Bazı sözler böyledir, kapı kapandıktan sonra işlemeye başlar. Duydum ki toparlanmış, yeniden resme başlamış, sergi bile açmış. Gitmedim. Gitsem duvarlarda kendimi arardım, bulamayınca sergiyi beğenmezdim. Bunu kendime karşı dürüst olduğum bir gün anladım. Öyle günlerim de olur. Yılda bir, iki.
Üç cümle beni bir hafta uyutmadı
Bana dokunmayacaksın. Kuralım basittir ve kimse tam öğrenemiyor.
Geçen yıl bir toplantıda benden yirmi yaş küçük biri söz aldı. Üç cümle söyledi. Üçü de kibar, üçü de ölçülü, üçü de haklıydı. Haklı olması ayrıca küstahlıktı. Haksız olsa unuturdum, benim zırhım haksızlığa karşı dövülmüştür. Hakikat başka. Hakikat ince yerden girer. Toplantıda güldüm, herkes gördü, teşekkür bile ettim, zarif oldu. Sonra eve gittim ve bir hafta uyumadım. Üç cümle. Kırk küsur yaşında adamım, üç cümle midemde kırk gün gezdi.
Bunu kimse anlamaz, ben anlatayım. Bana itiraz eden benimle tartışmıyor ki. Benim dünyamda her şey yerli yerindedir, herkes rolünü bilir, ışık bana vurur. İtiraz o dünyada bir çatlaktır ve insan çatlakla tartışmaz, çatlağı sıvar. Ben de sıvarım: acele etmeden, aylara yayarak, kimseye göstermeden. O gençten adam bir yıl sonra başka bir şehirdeydi. Kimse olanları bana bağlamadı. Bağırmam demiştim ya. Benim öfkem arşivcidir. Tarih atar, dosyalar, bekler. Bekleyen öfkeye kimse öfke demiyor. Ben oradan yırtıyorum. Bir ay sonra da o toplantı benim zaferim olmuş olur. Hafızam benim çalışanımdır, tutanakları temize çeker. Yanlış hatırlamam. Güzel hatırlarım.
Beni çekemeyenler de var, kalabalıklar. Listelerini tutarım, liste kabarıktır, kabarık olması hoşuma gider. İnsan kıskanılmayan bir hayattan utanmalıdır. Yalnız bir dostum var, okuldan. Geçen yıl bir kitap yazdı. Kitap güzeldi. İşin en zor yeri de bu: kitap gerçekten güzeldi. O gece midem ağrıdı, sebebini kendime bile söylemedim. Ertesi hafta o kitabı yirmi kişiye ben hediye ettim, imzalattım, sofralarda ben övdüm. Övmenin öyle bir ayarı vardır ki över gibi yapar, küçültür: bizim çocuk sonunda bir şey yapmış, tonu. Beş kelimeyle adamı yeniden altıma aldım. O beni hala en yakın dostu bilir. Belki de öyleyim. Benden yakınını bulamadı, o da ayrı mesele.
Özür bahsi kısa sürer
Hiç özür diledim mi, bakıyorum da bulamıyorum. Kelimeyi bilirim, başkalarının ağzında çok gördüm, bana yakışmıyor. Ağzıma alsam büyüyor, taş gibi, ne yutabiliyorum ne tükürebiliyorum. Onun yerine geliştirdiklerim var. Kusura bakma ama, derim, arkasından gelen cümle senin kusurunu anlatır. Geçti mi, derim. Sen de beni bilirsin, derim. Kırdığım büyükse ertesi gün kapıda çiçek olur, kutu olur. Kart yazmam. Kart kanıttır. Hepsi özrün ucuz muadilidir ve piyasada iş görür.
Neden diye soracaksın. Özür bir kapıdır. Bir kere açarsan içeri girerler. Giren bakar. İçerisi bakılacak gibi değil. Bunu en iyi ben bilirim, ben bile bakmıyorum.
Yanılmam bu yüzden. Yanıldıysam bilgi eksikti, bilgiyi eksik veren suçludur. Geç kaldıysam yol suçludur. Kırdıysam kırılan hassastır. Mahkemem hiç kapanmaz, bütün kürsüler bendedir: hakim benim, savcı benim, jüri benim. Her celseden beraat çıkar. Yorucu olan ne, biliyor musun. Duruşmanın hiç bitmemesi. Ben yatağa mahkeme salonuyla girerim.
Çocukluk bahsini ben açmadım
Şimdi çocukluğuma ineceksin. Hepiniz oraya inersiniz, ucuz anahtar orada satılır. Söyleyeyim de elin boş dönmesin: iyi çocukluktu. Dayak yok, yokluk yok. Bakılmışım, giydirilmişim, okutulmuşum. Kayıt böyle.
Bir sahne var yalnız, kayda geçmemiş. Misafir geldiğinde annem beni masaya çıkarırdı. Şiir okurdum, marş söylerdim, ne bulursam. Misafirler alkışlardı, annemin yüzü açılırdı. Annemin yüzü alkışla açılan bir kilitti. Anahtar bende sanırdım. Anahtar alkıştaydı. Misafir gidince ev soğurdu. İn artık, derdi, sesi başka olurdu. Ben masadan iner, ertesi misafiri beklerdim. Beklediğim, misafir değildi. Annemin açılan yüzüydü.
Karnem hep birinciydi, bir dönem hariç. O dönem ikinci oldum. Babam karneye baktı, bana bakmadı. Ceza yok, azar yok, bizim evde kaba iş olmaz. Sadece o hafta bana soru sorulmadı. Birinci olduğum dönemler sorulurdu: anlat bakalım, nasıl çalıştın. İkincinin anlatacağı yoktur. Bizim evde bana ne olduğum sorulurdu, nasıl olduğum sorulmazdı. Ben o hafta evin en çok konuşulan sessizliği oldum.
Bir de merdiven var. Beş yaşındayım, düştüm, dizim açıldı. Ağladım. O yaşta ağlamayı serbest sanıyordum. Kalk, dendi, bir şey yok. Bir şey vardı. Kanı görüyordum. O gün kimse öğretmeden bir alışveriş öğrendim: ağlarsan yalnız kalıyorsun, parlarsan seviliyorsun. Çocuk pazarlık edemez. Çocuk fiyata razı olur.
Ben de kendime gösterilecek bir çocuk diktim. Ölçüler hazırdı: annemin misafirleri, babamın soruları. O çocuğu besledim, büyüttüm, üstüme giydim. Önce kostümdü. Bir gün baktım ten olmuş, çıkaramıyorum. Öbür çocuğu sorma. Öbürünü beslemedim, aç bıraktım. Aç kalan büyümüyor. Ölmüyor da. Bekliyor.
Babamı seyircisiz uğurlayamadım
Madem çocukluğu açtık, babamın sonunu da anlatayım. Kısa tutacağım. Uzatırsam elimden başka şeyler dökülür.
Babam üç yıl önce öldü. Aramız iyiydi, herkes öyle bilir, ben de öyle anlatırım. Aramızda konuşulmamış tek bir şey vardı, artık konuşulmaz. Cenazede ön saftaydım. Omzumu tabuta verdim, kalabalık bana yol açtı. Bir ara gözüm doldu ve dolduğu anda kendimi yakaladım: gözü dolan adamı kim görüyor diye bakınıyordum. Tabutun başında bile ışığı ölçüyordum. Babam omzumdaydı ve ben duruşumu düşünüyordum. Bunu o gün fark ettim. Fark ettiğim için kendimi bir an tebrik ettim. Sonra tebrik ettiğimi fark ettim. Bu kuyunun dibi yok.
Taziyede konuşmamı övdüler, cenazede bile puan toplamışım. Puanları sayan bendim. Utandım mı, sorma. Mezarlıktan dönerken arabada radyoyu açtım. Ağlayamamıştım. Ağlamayı beş yaşında bir merdivende bırakmıştım, yerini hala bilirim. Babamın bana son sorusunu da bilirim. Uçuş kaçta, diye sordu. Anlat bakalım, diye sormadı. Ona anlatacak birinciliklerim hazırdı, ölene kadar hazır tuttum. Stok bende kaldı.
Alkışın ömrünü ben bilirim
Geçen ay bana bir gece düzenlediler. Ödül, kürsü, ayakta alkış. Konuşmam kusursuzdu, çünkü ben yazmıştım, üç gece çalışmıştım, doğaçlama duran yerler bile provalıydı. Uzun alkışladılar. Arabaya bindim, köprüye varmadan bitti. Etkisi diyorum, etkisi bitti. Eskiden bir alkış bana bir ay yeterdi. Şimdi akşamı çıkarmıyor. Doz meselesini bilen bilir: gövde aynı miktara alışıyor, artırmak gerekiyor. Ben de artırıyorum. Daha büyük salon, daha kalabalık ekran, adımın geçtiği daha çok cümle. Gözümü kapayınca gördüğüm film çocukluğumdan beri aynıdır: kürsüler, manşetler, bana dönen başlar, bir de hiç çekilmemiş kusursuz bir aşk sahnesi. Filmin eskidiği yok. Benim eskidiğim var. Onu konuşmayalım.
Telefon meselesine hep beraber gülüyorsunuz ya. Ben gülmüyorum. Bir şey paylaştığım akşam telefonu ters koyamam. Sayılara bakarım. Sayı düşükse dünyada bir yanlışlık vardır ve yanlışlık bende olamaz. Bu matematik böyle kurulmuş bir kere. Gerçi artık siz de kurdunuz kendi küçük sahnelerinizi. Eskiden ayna zor şeydi, bilir misin. Çeyize yazılırdı, odanın baş köşesine asılırdı, kral aynası saray odalarında dururdu. Venedik’te ayna ustalarını adadan çıkarmazlarmış, sır kaçmasın diye. Bir yüzün parlak karşılığı servet ederdi. Şimdi herkesin cebinde bir tane var ve üstelik konuşuyor: kaç kişi baktı, kaç kişi beğendi, kaç kişi durmadan geçti. Benim çağım gelmiş diyorlar bu yüzden. Bilmem. Ben hep buradaydım. Taçlar değişti, saraylar değişti, alkış hiç değişmedi. Değişen şu: eskiden aynaya insan bakardı, şimdi ayna insana sayı söylüyor. Herkesin cebinde benden küçük bir parça var artık. Bunun beni teselli ettiğini söyleyemem. Kalabalıkta erimekten söz etmiştik.
Geceye gelince. Kalabalığı ben toplarım, yalnızlık kendiliğinden birikir. İkisi aynı gecede olur. Ev sessizleşince karşıma bir soru oturuyor, hep aynı soru. Kim olduğumu sorsa korkmam, cevabım çoktan hazır. Sorduğu başka: kimse bakmıyorken var mısın? Bakılmayı biriktirdim ben, görülmeye hiç gelemedim. Bakılmak kalabalık ister, görülmek bir kişi. O bir kişiyi hep eksilttim. Pazar öğleden sonralarını bilir misin. Telefon susar, takvim boşalır, kimse bir şey istemez. Herkesin dinlendiği o saatte ben eksilirim. İstenmediğim saatte ne olduğumu bilmiyorum. Pazarları bu yüzden çalışırım. Sabaha karşı dört olur bazen. O saatte, kimseye ihtiyacı olmayan hayatımın tam ortasında birine ihtiyacım oluyor. Kime, bilmiyorum. Numarası bende yok. Hiç olmadı.
Sende de vardır bundan, biliyorum. Küçük, terbiyeli bir tohum. İltifatla açılan bir sabahın olmuştur, görmezden gelinince kısılan bir sesin. Kimseye göstermeyeceğin fotoğrafı bile iyi açıdan çektiğin olmuştur. Korkma, o kadarı insanlıktır, hatta tuzudur. Sen tohumu bahçende tut. Bende orman oldu. Ormanımın altında ot bitmiyor.
Tavan arasına çıkmayacaksın
Bir hikaye anlatayım şimdi, gece bahsi dağılsın. Dağılmayacak, baştan söyleyeyim, bu hikaye o bahsin ta kendisi.
Bir romanda bir delikanlı vardı, güzelliğine bir ressam tutulmuştu. Ressam onun resmini yaptı, delikanlı resme baktı ve bir dilek tuttu: yaşlanmayı resim çeksin, ben böyle kalayım. Dilek dediler, bence pazarlıktı ve pazarlık kabul edildi. Yüzü yıllarca aynı kaldı. Yaptığı her kötülük, söylediği her yalan, kırdığı her insan resmin yüzüne işledi. Resmi tavan arasına kilitledi, üstüne örtü örttü. Ama arada bir çıkıp baktı. Sonunda dayanamadı, resme bıçak çekti. Sabah onu yerde buldular: yüzü yaşlı, çirkin, tanınmaz halde. Duvardaki resim gençti.
Ben o kitabı gençken okudum. Delikanlıyı beğendim, sonunu beğenmedim. Aklımda tek ders kaldı: tavan arasına çıkmayacaksın. Resim orada dursun, örtüsü üstünde dursun. Benim de bir resmim var bir yerlerde, biliyorum. Kaç yaşında, ne halde, yüzüne neler işlemiş, bilmek istemiyorum. Merdiveni çoktan çektim.
Suya eğilen çocuğu yanlış anlatıyorlar
Adımın geldiği hikayeyi bilirsin, bildiğini sanırsın. Avcı bir çocuk, güzelliği dillere düşmüş, kimseyi yanına yaklaştırmamış. Eli boş dönenlerden biri bir gün ellerini göğe kaldırmış: o da sevsin, o da sevdiğine kavuşamasın. Öç tanrıçası duymuş, yerinde bulmuş, kabul etmiş. Bu duayı kimse anlatmaz. Hikayeyi kendine aşık çocuk diye anlatırlar, kestirmeden. Halbuki hikaye bir bedduayla açılır, kırdıklarının duasıyla. Sonra o pınar. Gümüş gibi bir su, ne çoban uğramış ne keçi, üstüne bir dal bile düşmemiş. Dokunulmamış çocuk, dokunulmamış suya eğilmiş. O çocuk sudakinin kendisi olduğunu bilmiyordu. Yabancı sandı, yabancıya vuruldu. Suda ona bakan gözlere vuruldu, çünkü ona daha önce kimse öyle bakmamıştı. Felaket, tanıdığı an koptu. Bu benim, dediği an. Ondan sonrası çabuk: çocuk su başında eridi, gömecek beden bulamadılar, yerinde bir çiçek buldular, beyaz yapraklı, ortası sarı. Kitapta bir satır daha var, asıl korkuncu o. Ölüler ülkesine inince de durmamış, orada da eğilmiş, ölüm ırmağının suyunda kendine bakıyormuş. Ölüm bile aynayı kapatamamış.
Kör bilici en başından söylemiş zaten: uzun yaşar, kendini tanımazsa. Şartlı bir cümle. Ben o şartın içinde oturuyorum kırk yıldır. Geniş ev, manzarası bol. Tek kuralı var: aynanın önünden hızlı geçeceksin.
Hikayeyi beğenmeyen eski bir anlatıcı düzeltmeye kalkmış. Çocuk aslında ikiz kız kardeşini severmiş, kız ölünce suya onun için eğilirmiş, kendi yüzünde onun yüzünü ararmış. Adam düzelttiğini sanmış, aynı hikayeyi bir daha anlatmış. Suya eğilen herkes kayıp bir yüz arar. Bunu söylerken aklıma bir yüz geldi. Kimin yüzü olduğunu söylemeyeceğim. Geri gönderdim.
Hikayede bir kız da var, kimse konuşmaz. Sesi elinden alınmış, yalnız son söyleneni tekrar edebiliyor. Çocuğun peşinden gitmiş, eriye eriye sesi kalmış. Benim sevdiklerim ona benzedi zamanla, şimdi fark ediyorum. Son sözümü tekrar ederler, kendi cümleleri azalır. Ben buna uyum derdim. Ses kalana kadar. Yankıyla yaşamak rahattır, yankı itiraz etmez. Yankıya aşk denir mi, onu sormadım.
Eskiler bu kapının etrafında çok dönmüşler, öbür yandan. Dervişlerin dilinden düşmeyen bir söz vardır, kendini bilen Rabbini bilir diye. Alimler sıhhatini tartışır, tartışadursunlar. Ben tersinden okuyorum: kendini bilmeyen ne bilir? Hiç. Ben o hiçin üstüne saray kurdum. Kulesi var, bayrağı var, kapısında adım yazar. Temeline hiç inmedim. Temelden bazen ses gelir. Duymuyorum.
İlk kibri de bilirim, eskilerden. Secde etmeyen ilk, ben ondan üstünüm demişti, ateşten yaratıldım diye. İlk kıyas oymuş, öyle derler. Eski kitaplarda bir de nehirli adam yazar: bu nehirler benim altımdan akıyor, diye bağırırmış. Sonunda sular onun üstünden aktı. Bizim soyun suyla arası iyi değildir. Kimimiz denizde kaldık, kimimiz bir karış suyun başında. Ben her sabah aynı kıyasla kalkarım: ben ondan, ben şundan, ben herkesten. Ateşten değilim, orası ayrı. Neyden yapıldığımı sorarsan söyleyeyim: cilalı bir korkudan. Sen cilaya bakma. Cila benim işimdir. Korku benim aslım.
İki seans yetti
Bir dönem terapiye gittim. Kendi fikrim sayılmaz. Ültimatomdu, ya gidersin ya giderim biçiminde. Gittim. İlk seansta adamın kitaplığını düzelttim. Yanlış telaffuz ettiği bir ismi de düzelttim. İlk seansın sonunda odanın en zeki adamı belliydi ve para alan koltukta oturmuyordu. İkinci seansta az konuştu. Sonunda bir soru sordu. Yorulmuyor musunuz, dedi.
Güldüm. Neyimden yorulacağım, dedim, ben böyleyim.
Üçüncü seansa gitmedim. Ama soru benimle geldi. Bazı sorular öyledir, kapıdan çıkarken paltonun koluna girer. Yorulmuyor musunuz. Yoruluyorum. Kırk yıldır sahnedeyim ve kulis yok. Perde hiç inmiyor. Perde inmeyince oyuncu da inemiyor. Ben oyunla aynı boydayım artık. Nerede oyun bitiyor, nerede ben başlıyorum, bilmiyorum.
Değişir miyim diye soruyorlar. Sen de soracaksın. Gündüz cevabım hazır: gerek yok, kazanan takım bozulmaz. Gece cevabım yok. Yaş da bir şeyler yapıyor bana, bir yerimi inceltiyor. Cilayı mı korkuyu mu, bilmiyorum. Bu rolü bıraksam altından biri çıkar mı, bilmiyorum. Kostümün içi boş çıkarsa beni yerden kim toplayacak, onu da bilmiyorum. Kimse garanti vermiyor. Garantisiz sahneden inilmez. Sen inebilir misin?
Dün gece uyuyamadım, mutfağa indim. Işığı açmadım. Gece mutfağında ışık açılmaz, açarsan kendi evinde misafir sayılırsın. Musluktan su içtim, başımı kaldırdım. Pencerede biri vardı. Cam gece aynalaşıyor, bunu bana kimse söylememişti. Işık yok, açı yok, prova yok. Yorgun bir adam. Sahneden inmiş bir yüz. Ben o yüzü hiç görmemiştim. Bir an tanımadım. Sonra tanıdım.
Suya eğilen çocuğun dünyası neden o anda yıkıldı, dün gece anladım. Bu benim, demek. Dünyanın en kısa cümlesi ve ben ondan kırk yıl kaçmışım.
O an içeride bir şey kıpırdadı. Masanın üstünde bıraktığım çocuk. Şiirini çoktan bitirmiş, alkışını çoktan almış, inmek için bir el bekliyor. Elin kimde olduğunu dün gece öğrendim. Bende. Kaç yıldır alkışta tutuyorum. Sabaha karşı aradığım numara da onunmuş. Kırk yıldır meşgul çalıyor.
Uzansam yetişirim. Uzanmadım.
Şu cümleye bak. İtirafı bile alkış alacak gibi kurmuşum. Perdeyi gördüm, orada duruyor, elim gitmiyor. Işığı açtım, cam yeniden cam oldu, penceredeki adam gitti. Yarın büyük bir günüm var.
Beni izleyeceksiniz.
Muhammed Sirac Esin
Psikoloji ve tasavvufun kesiştiği yerde okuyup yazıyor.