9 Haziran 2026
Ben, Muhsin
Betona soğuk bir şiir yazmıştı, yıllar sonra bir dağda karda öldü. Kalabalığın ortasında ömrünü yalnız geçirmiş bir dava adamının sesi.
Muhsin Bey’i konuşturduk, konuşabildiği kadarıyla. Yaptıklarıyla, kendisine yapılanlarla, ona sövenlerle, onu övenlerle, onu överek geçinenlerle. Karşılaşacağımız ses bir liderden ziyade bir davaya verilmiş bir adamın sesidir. Bir dava vardı, bir de yalnızlığı. İkisini ayıramadık.
Üşüyorum…
Bunu söylemek garip geliyor çünkü üşümek bir liderin yapacağı iş değil. Lider sıcak tutar, ısıtır, etrafına ateş yakar aslında. Ama burada, bu dağın üstünde, ısıtacak kimsem yok ve ısınacak bir ateşim de yok. Yalnızca sis var. Sis her yanı kapatmış, elimi uzatsam elimi göremem. Bir genç yanımda bir telefona konuşuyor, sesi net, ama söylediği şey net değil. Nereye düştüğümüzü bilmiyoruz, diyor. Her yer sis, diyor. Göremiyorum, diyor. Telefondaki ses onu duyuyor, onu çok iyi duyuyor; ama bizi bulamıyor. Duyulmak ile bulunmak ayrı şeylerdir. Bunu bütün ömrümce bilmiştim, son saatimde öğrenmedim.
Bu “üşüyorum” kelimesini ben yıllar önce yazmıştım. Bir dağda değil, bir hücrede. Mamak’ta, bir kağıda. Güneşimi kapatmayın, demiştim, beton çok soğuk, üşüyorum. O zaman bir şiirdi. Şimdi bir dağın üstünde bir hava durumu. Bir insan kendi sonunu yıllar önce yazar da bilmez. Ben yazmışım, bilmemişim. Yazdığım soğuk betondu, öldüğüm soğuk kar oldu. Aralarındaki tek fark, betonun altında bir umut vardı, bu karın altında yok.
O şiiri yazdığım yeri anlatayım önce, çünkü beni anlamak isteyen oradan başlamalı.
On iki Eylül’den sonra beni aldılar. Mamak. Yedi buçuk yıl. Beş buçuğu hücrede. Bir davanın sanığıydım; sonunda o davadan ceza almadım, suçsuz çıktım, ama yedi buçuk yılı kimse bana geri vermedi.
Mamak’ta o duvarların ardında insanlara neler yapıldığını uzun anlatmayacağım. Anlatsam inanılmaz, inanılsa da değişmez. O yıllarda kendime tek bir cümle söyledim, o cümle beni ayakta tuttu: zindanmış bu karanlık oda ne gam, bana imanımın ışığı yeter. Söylediğim her saat doğru muydu, bilmiyorum. Ama söylemek bazen doğru olmaktan önce gelir. Bir adam, ayakta kalmak için kendine bir cümle kurup sonra o cümleye yetişmeye çalışır. Ben ömrümce kendi kurduğum cümlelere yetişmeye çalıştım.
Hücre küçük bir odadır diye düşünürsünüz; değildir. Hücre bir odanın içinde insanın kendisiyle baş başa bırakılmasının adıdır. Kapı kapanır, ses kesilir, sonra bir ses daha gelir, p kendi sesindir. O ses ilk haftalarda yabancıdır. Sonra tanıdık olur. Sonra tek arkadaşın olur. İnsanın kendi sesiyle arkadaş olması iyi bir şey değildir; ama hücrede başka türlüsü yoktur.
O şiiri böyle bir gecede yazdım. İçimde bir coşku vardı, garip; betonun ortasında kekik kokulu yamaçları, güvercinleri, bir çeşme başını özledim. Yarpuzların arasına uzanmak, nane kokusunda ruhumu dinlemek istedim. Pencereler kapanmasın istedim, güneşim kapatılmasın istedim. Bir adam en çok neyi özlerse, onu kaybetmekten en çok korkar. Ben güneşi özledim. Yıllar sonra beni bir dağda, güneşsiz, soğukta, sisin altında buldular. Özlediğim şey beni almaya gelmedi. Özlediğim şeyin yokluğu beni almaya geldi.
Beş buçuk yıl bir adamı ya kırar ya da içine bir sessizlik yerleştirir. Beni kırmadı. İçime bir sessizlik yerleştirdi. O sessizlik sonra hep benimle geldi. Mitinglere geldi, meclise geldi, en kalabalık salonların ortasına geldi. Bir adam düşünün, on binlerce kişi adını haykırıyor, o adam içeride o hücre sessizliğini taşıyor. Kalabalık beni hiç o sessizlikten çıkaramadı.
Sivas’ın bir köyünde doğdum. Şarkışla’nın Elmalı köyü. Halit ile Fidan’ın oğlu. Bozkır. Bozkırda çocuk, soğuğu erken tanır. Rüzgar oradan eserdi, hep oradan, doğudan. Evde ezan vardı, dua vardı, bir de bayrak sevgisi; bunlar bana öğretilmedi, bunlar bana adeta sindirildi. Köyde bir kurt hikayesi anlatılırdı; kurt aç kalınca değil, yalnız kalınca ulur derlerdi. Çocukken inanmazdım. Sonra inandım.
Okumaya Ankara’ya gittim, yetmiş ikide, veteriner fakültesine. Hayvan doğuran, hayvan ölen bir mesleğin içinde. Orada Gülefer’le tanıştım, evlendik. Sonra Firuze oldu, Furkan oldu. Ben “Başkan” diye anıldım, “şehit” diye anıldım, “dava adamı” diye anıldım. Bir baba olarak pek anılmadım.
Firuze’ye, Furkan’a bir şey söylemek isterdim, sağken söyleyemediğim için. Babanız evde az oldu. Babanızın evi kalabalıktı ama baba az uğradı oraya.
Bir dava adamının evine en az uğrayan, dava adamının kendisidir.
Sizi başkalarının çocukları için kurtarmaya çalıştığım bir davaya emanet ettim; bu adil bir alışveriş değildi, biliyorum. Firuze, mezarıma ilk toprağı sen attın. Bir kızın babasının üstüne toprak atması, bir babanın taşıyabileceği en ağır onurdur. O onuru sana yaşatmamalıydım. Ama yaşattım. Affı senin elinde.
O dava bir kelimeyle başladı. Bir dava genç bir adamın içine nasıl girer, anlatması zor. Bir anda olmaz. Bir kelimeyle başlar. Millet dersin, vatan dersin, nizam dersin; bu kelimeler önce sadece kelimedir, sonra bir başka bir şey olur, sonra o ağırlığı taşımak senin işin olur. Ülkü Ocakları’nda taşımaya başladım onları, sonra Ülkücü Gençlik Derneği’nin kurucu başkanı oldum. Genç bir adamdım, öfkeliydim, ve öfkemin bir adı vardı. Adsız öfke bize göre değildir.
Bir gece anlatacağım şimdi. Kimse benim ağzımdan dinlemeden bu geceyi bilmesin.
Yetmiş bir senesinin Mart ayıydı. Henüz lise çağındaydım, Şarkışla’da. O günlerde bir gencin adı her yerde aranıyordu: Deniz Gezmiş. Kaçaktı, arkadaşı Yusuf’la birlikte. Bilmeyen yoktu; polis, jandarma her yeri arıyordu. O iki genç bir gece bizim köye, Elmalı’ya geldi; bir düğüne oturdular, halay seyrettiler, hatta bir ara kalkıp halaya katıldılar, bir akrabamızın dedesinin evinde yattılar. Düşman bildiğimiz adam, benim köyümde, benim soğuğumda bir gece uyudu. Ertesi gün Şarkışla’ya inerken motorları bozulmuş, hava soğukmuş, fırtına çıkmış; ısınmak için bir kahveye girmişler. O kahvede bizim ülkücü arkadaşlar oturuyordu. İçimizden biri Deniz’i tanıdı. Bir telaş başladı. Kaçak bunlar, ihbar edelim, dediler. İhbar etmek o gün kahramanlıktı; karşı safın adamını ele vermek, bizim safımızda bir madalyaydı. Ben lise öğrencisiydim, en küçükleriydim belki, ama söze girdim. Tamam, bunlar yanlış bir davaya inanıyorlar, dedim. Ama biz bunları şimdi ihbar edersek, başlarına gelecek her şeyin vebali bizim boynumuza olur, dedim. İhbar ettirmedim. Deniz’in Şarkışla’da olduğunu biliyorduk. Biz ele vermedik.
Bunu yıllar sonra da anlattım, bir sohbette: Deniz Gezmiş’in orada olduğundan haberimiz vardı, ama biz ihbar etmedik. Anlatırken bir kahramanlık taslamadım. Çünkü o gün yaptığım şey kahramanlık değildi, sadece bir sınırdı. Benim bir sınırım vardı: düşmanımın fikrine düşmandım, canına değil. Onu yanlış bir davaya inanmış bir genç olarak gördüm, avlanacak bir hayvan olarak değil.
İşte bana ne sağ ne sol diyenler buraya hiç bakmaz. Bakarlarsa korkarlar, çünkü gördükleri ne sağdır ne soldur, bir insandır. Ama yanlış anlamayın. Ben Deniz’i ele vermedim diye Deniz gibi düşündüğüm sanılmasın. Benim gözümde sağ vardı, sol vardı, ikisi ayrıydı, bambaşkaydı. Ben bir tarafta durdum, bilerek durdum, ömrümce o yeri bırakmadım. Deniz’in inandığı yola ben inanmadım; o yolu bu millet için bir yıkım bildim. Ama bir insanı yolunu yanlış bulmak başka şeydir, o insanı bir gecede soğukta ihbar edip ölüme yollamak başka şey.
Deniz’i benden bir yıl sonra astılar. Onu bir dağda değil, bir darağacında üşüttüler. Yirmi beş yaşındaydı. Ben de bir dağda üşüdüm sonunda. İki ayrı davanın iki adamı, aynı soğukta. Aramızdaki bütün duvarlar bir yana, ikimiz de bu memlekette genç ya da diri ölmenin ne demek olduğunu biliriz.
O bilgi sağda solda değil, işte böyle mezarda öğrenilir.
Şimdi en zor kısma geldim. Yaptıklarım.
O yıllar kanlı yıllardı. Yetmişler. Sokakta çok genç öldü. Bir caddenin iki yakası vardı, iki yaka birbirine ateş ederdi, iki yakanın da anaları aynı gece uyumazdı. Ben o yılların bir tarafının gencinin önündeydim. Önde olmak emir vermek demektir; emir vermek, verdiğin emrin sonucunu sırtlanmak demektir. O sonuçların hepsini ben mi verdim, hayır. Hiçbirini vermedim mi, bunu da diyemem. Benim adıma o yıllarda kan da yazıldı. Bir kısmı benimdi, bir kısmı değildi; mahkeme ayıramadı, ben de buraya ayırmaya gelmedim. Çok insan yetişti yanımda. Bazılarını bilirim, bazılarını bilsem de sonrası bana ait değildir. Bir adam yetiştirdiklerinin hepsinden sorumlu mudur? Tam değil. Hiç değil mi? O da değil.
Bana sövenler en çok buraya söver. Haklı bir tarafları var, baştan söyleyeyim. Bir hareketin önünde durmuş bir adam, o hareketin döktüğü kandan elini tamamen yıkayamaz. Yıkasa namussuzluk olur. O yılların ölen gençlerinin, bizden olmayan tarafın gençlerinin de bir köyü vardı, benimki gibi. Her birinin bir anası rüzgarı dinliyordu, benimki gibi. Bunu o zaman tam göremedim; öfkenin adı varken karşıdakinin anası görünmez. Yaşı geçince görünür bazı şeyler. Benim yaşım, görmem gereken her şeyi bana gösterecek kadar uzamadı. Onu da kabul ediyorum. Vatanı sevmenin çilesini biz çektik, edebiyatını başkaları yaptı, derdim; doğruydu, ama çilenin de bir hilesi vardır, o hileden de kendimi tam kurtaramadım. Çile çeken adam, çilesini bir hak gibi taşımaya başlarsa, çile bir süre sonra bir sopa olur. O sopayı elimde tuttuğum günler de oldu.
Dava neydi, onu da söyleyeyim. İnsan hakkında en çok konuşulan şeyi en az kendi ağzından anlatır; ben tersini yapayım.
Ben bu milletin Türklüğü ile imanını birbirinden koparılamaz bildim. Milliyetçiliğin ete, kemiğe, kana, ırka dayanmadığını; kültüre, inanca, aynı bayrağın altında durmaya dayandığını söyledim. İslam hassasiyeti olmayan bir milliyetçiliğin içinin boş olduğunu söyledim. Bizim, Fatih Sultan Mehmed kadar Türk, Said Nursi kadar Kürt olduğumuzu söyledim; hepimiz aynı kilimin desenleriyiz dedim. Bir elinde Kur’an, bir elinde bilgisayar olan bir nesil istedim; geçmişe sığınan değil, geçmişiyle geleceğe yürüyen bir nesil. Nizam dedim; benimki bir adalet fikriydi, salt düzen değil.
Türk ata bindiğinde Alparslan olur, Yavuz olur; attan indiğinde Mevlana olur, Yunus olur, derdim. İkisini bir arada tutmaya çalıştım. Tutamadığım da oldu. Bunu söylerken biliyorum, bir kısmınız “işte ülkücü-İslamcı laf kalabalığı” diyecek. Deyin. Ben bu lafları miting meydanında üşürken söyledim, sıcak bir stüdyoda değil. Ölümden de korkmadım, çünkü ölümü bir son saymadım. İnançsız için ölüm korkunç bir sondur, inanan için bir başlangıçtır, derdim. Firavun’a karşı çıkmak yetmez, Musa’nın yanında olmak gerekir, derdim. Bunları her birimiz söylemeliyiz de ondan, ondan söylerdim.
Bir büyük ev vardı. Başbuğ’un evi.
Türkeş’in yanına gittim, çıktığımda. Davet etti, gittim. Bir hareketin içinde olmak bir eve girmek gibidir; kapısı, sofrası, babası vardır. Başbuğ o evin babasıydı. Babaya itaat edilir, soru sorulmaz, emir beklenir. Ben uzun yıllar o evde durdum. Durdukça içimde bir şey huzursuzlandı. Ben hücrede kendi sesimle arkadaş olmuş bir adamdım; emir bekleyen değil, soru soran bir ses taşıyordum.
Bir gün o evden çıktım. Birkaç arkadaşımla. Çıkarken yüksek sesle bir şey demedim, dememeyi seçtim; bir babanın evinden çıkarken kapıyı çarpmak, çıkanın değil kalanın işidir. Sadece şunu biliyordum: inanmadığım bir yolda milyonlarla yürüyeceğime, inandığım yolda tek başıma yürürüm. Bu cümleyi sonra çok tekrarladılar, afişlere yazdılar. Oysa o bir slogan değildi, bir tarifti; benim hayatımın tarifi. Ben gerçekten tek başıma yürüdüm. Tek başına yürüyen adam, yolun güzelliğini başkasına bırakır, soğuğunu, zorunu bilir.
Çıktığım gün özgürdüm. Çıktığım gün yalnızdım. Bir davaya verilmiş adamın özgürlüğü, biraz da kimsesizliğidir.
Kendi evimi kurdum sonra. Bir parti. Büyük Birlik dedik adına; birlik isteyenin partisi hep küçük kalır, bu da bir tuhaflık.
Partim hiç büyümedi sayılarda. Barajın altında kaldı çoğu zaman. Meclise kimi zaman girdim, kimi zaman giremedim; bir keresinde bütün partilere yapılan haksızlığı protesto edeyim diye bağımsız girdim. Sandıkta az oy alan bir adamın iki yolu vardır. Ya davayı bırakır, daha kalabalık bir eve sığınır, orada bir koltuk bulur. Ya da azlıkla kalır, davayı küçük tutar ama diri tutar. Ben ikincisini seçtim. Haksız bir davada zirve olmaktansa, haklı bir davada zerre olmayı tercih ederim, dedim. Zor yola kolay insanlarla çıkarsan, seni de satar, yolu da satar, derdim. Az oyla çok yıl taşımak inatla olmaz. Sadakatle olur. Kime sadakat? Bir fikre. Fikirler oy vermez, ama fikre sadık kalan adam geceleri yüzünü duvara dönüp utanmaz. Ben utanmadım. Bunu bir başarı gibi söylemiyorum; sadece elimde kalan buydu.
Teşkilat derdik. Teşkilat bir örgüt değildir, bir akrabalıktır. Adamlar gelirdi, ellerimi tutardı, gözleri yaşarırdı, “Başkanım” derlerdi, “Muhsin Abi” derlerdi. O seslenişte bir sıcaklık vardı, gerçekti, sahteliği yoktu. Beni severlerdi. Ben de onları severdim. Onlar hakkında bir şaka yapardım, kendi çocuklarım hakkında; bizim çocukları kitap okumak sıkar, fikir tartışmasında biraz geri kalırlar, ama kavga var dersen Ayrancı’dan Kızılay’a koşa koşa gelirler, derdim. Gülerdik. O şakanın altında bir gerçek vardı, bir de bir endişe. Yüreği olan ama kitabı az olan bir kalabalığın önündeydim; Ama vatan aşkı maya gibidir, sütü bozuklarda tutmaz.
Sevginin bir tuhaf yanı vardır; sevilen adam, sevenlerin gözünde bir resimdir. Resim üşümez. Onlar beni hiç üşürken görmediler.
Yirmi sekiz Şubat. Bir kısım insan sustu o günlerde, susmak akıllıcaydı. Ben susmadım. Ordu peygamber ocağıdır, gözbebeğimizdir, dedim; ama namlusunu millete çevirmiş tanka selam durmam, dedim. Bu cümleyi söylediğimde salonun havası değişti. Çünkü o günlerde tankı eleştirmek, bir tankın önüne yatmak kadar tehlikeliydi.
Susmamak akıllıca değildi; ama dava adamı akıllı olmak zorunda değildir, sadık olmak zorundadır. Halkın iradesinin üstüne bir el konduğunda, o ele karşı konuşmak benim işimdi. Az kişiydik konuşanlar. Ama zaten az kişi olmak alıştığım bir şeydi.
Bu ülkede dürüst olmak başa beladır, derdim, ama o bela başımızın tacıdır. Tacı taşımak güzeldir resimlerde. Taşıyan bilir ki taç da bir yüktür; alnını sıkar, izini bırakır. Benim alnımda o izden vardı. Kimse görmedi, çünkü kimse bir liderin alnındaki ize bakmaz, herkes ağzından çıkana bakar. O yıllarda bana “akil adam” dediler bazıları. Devletin bazı sırlarını bilen, masaya çağrılan bir adam. Bilmek bir ayrıcalıktır derler. Yarısı doğru. Çok şey bilen adam, bir süre sonra bilinmesi tehlikeli bir adam olur. Bir davanın gizli tanığı olduğum, bildiklerimi anlatmak istediğim de söylendi sonradan. Bunları o zaman tam anlamadım, sonradan başkaları benim için anlamlandırmaya çalıştı. Ben anlamlandırmayacağım. Birinin kendi sonunu yorumlaması, en güvenilmez tariftir.
Yirmi beş Mart. Seçime dört gün var. Maraş’ta bir miting yaptım, kalabalık coşkuluydu, hava güzeldi sayılır. Öğleden sonra, ikiyi kırk geçe, Yozgat’a, Yerköy’e geçmek için helikoptere bindim. Yanımda beş kişi; partinin Sivas il başkanı Erhan, yardımcısı Yüksel, bir aday Murat, bir gazeteci İsmail, bir de pilot Kaya. Altı kişi havalandık.
Sonra dağ geldi.
Nasıl geldiğini ben de bilmiyorum. Bir ses vardı, bir sarsıntı, sonra dağ. Bu cümleyi tam kuramıyorum çünkü o anı tam yaşayamadım. O helikopterin neden düştüğünü bilen biri varsa, o ben değilim.
O dağda yalnız ölmedik, hemen ölmedik de. Asıl ağır olan bu.
İsmail, gazeteci, kazadan yirmi üç dakika sonra kendine geldi. Yaralıydı. Bir telefon buldu, 112’yi aradı. Sonra tekrar aradı, tekrar. Yedi kez aradı. Sis, dedi her seferinde. Yer bilmiyoruz, dedi. Göremiyorum, dedi. Telefondaki ses onu duydu, net duydu, ama bir türlü yerimizi bulamadı. Bir aramada, ölmek üzereyim, dedi; bir arkadaş da ölmek üzere, dedi. Son aramasında, saat beşi yirmi üç geçe, sesi neredeyse gitmişti; yanındaki yaralıya bir numara sordu, sıfır beş kırk üç diye başlayan bir numara. O numara Yüksel’indi, o anda hala sağ olan Yüksel’in. İsmail numarayı 112’ye yetiştirmeye çalışırken hat koptu. Sonra dağda sustuk. Altı kişiydik ve altımız da yalnızdık.
İki gün bizi aradılar. Yanlış yerde aradılar; enkaz, arama yapılan yerden yüz on beş kilometre uzaktaydı. Net telefon görüşmeleri vardı, ama yerimiz bulunmadı. Sonradan çok şey söylendi. Helikopterin beyni denilen cihazlar sökülmüş dediler; sökenlerin emir almadığını söylediği iddia edildi. Düşüş anına ait kısa kayıtların silindiğini söylediler. Bölgede uçan savaş uçaklarından, enkazın yakınına inip Kıbrıs yönüne giden başka bir helikopterden söz ettiler. Bir kaza süsü verilmiş olabileceğini söylediler. Bir cumhurbaşkanı, helikopterin beynini keçiler sökmedi ya, dedi; doğru söyledi, keçiler sökmedi. Kimin söktüğünü ben bilmiyorum. Bildiğimi söylesem yalan olur, bilmediğimi söylesem eksik olur. İkisinin arasında duracağım. Ölü bir adamın hakkı, kendi ölümünü çözmemektir de.
Ancak kesin olan bir şey var, onu söyleyeyim: devletin kendi kurduğu kurul bile, arama kurtarmada ağır bir kamu hizmet kusuru olduğunu yazdı. Yani kötü niyet kanıtlanmadı ama kusur kanıtlandı. Kurtarılabilirdim, kurtarılmadım; bunu bir rapor söylüyor, ben değil. Kusur mu kasıt mı. Bu ikisi arasında on yıllarca herkes kendi hikayesini kurdu. O boşluk hala duruyor. Boş kalan her yer, bir gün biri tarafından doldurulur elbet; benim ölümümün boşluğunu da herkes kendince doldurdu.
Bizi sonunda devletin ekipleri değil, dağı bilen köylüler buldu. Kar vardı, sis vardı, soğuk vardı. Beni bulan eller resmi eller değildi; beni bulan eller, benim ömrümce adına konuştuğum o sade insanın elleriydi. Bunu bir teselli gibi söylemiyorum. Sadece bir gerçeği yan yana koyuyorum; bir ömür “millet” dediğim şey, beni en sonunda kendi elleriyle buldu. Devlet bulamadı. Bu cümleyi kurarken bir hüküm vermiyorum; sadece beni kimin bulduğunu söylüyorum.
Beni Ankara’ya getirdiler. Otuz bir Mart’ta, Kocatepe’de namazım kılındı. Yedi yüz bine yakın insan geldi diyorlar. Annem Fidan oradaydı; bir ananın oğlunu uğurlaması, dünyanın en ters işidir, sıra bozulmuştur, evlat anayı uğurlamalıdır aslında. Bizde öyle olmadı.
Gülefer oradaydı, Firuze, Furkan oradaydı. Bir de devletin büyükleri geldi: meclisin başkanı, başbakan, ana muhalefetin lideri, yüksek mahkemenin başkanı. Beni iki günde bulamayan devlet, cenazemde ön safta durdu. Beni sevmeyen de geldi, sevdiğini sanan da.
Ölü bir adamın cenazesi, o adamın yaşarken bir araya getiremediği insanları bir araya getiriyor; ölüm benim son mitingimdi, en kalabalık olanı, ama ben kürsüde değildim, tabuttaydım.
Sonra beni bir dergaha koydular. Taceddin Dergahı. Oraya gömülmeyi vasiyet etmiştim; öyle bir vasiyetti ki gerçekleşmesi için bir bakanlar kurulu kararı gerekti. Çünkü o dergah artık bir müzeydi; bir başka adamın, bu milletin marşını imanla yazdığı yerin müzesi. Ben o adamın yazdığı duvarların dibine kondum. Bir şair betona soğuk bir şiir yazar, bir dağda donar, sonra bir marşın yazıldığı yere gömülür. Hayat insanı bazen kendi mısralarının içinden geçiriyor.
Mezarıma ilk toprağı kızım Firuze attı. Bir kızın babasının üstüne toprak atması… O an benim için değil, onun için bir yaraydı; ve o yarayı ben açtım, davayla, mitinglerle, o helikoptere binmekle.
Şimdi sövenlere döneyim. Bana sırtımı dönmediğim tek topluluk onlardır; çünkü öven yüzüne bakar, söven sırtına. İnsanın sırtını en iyi söven bilir.
Bana ülkücü diye sövdüler, faşist dediler, yetmişlerin kanından sorumlu tuttular. Bir kısmı bilerek, bir kısmı duyduğunu tekrar ederek. Şunu söyleyeyim: bir hareketin önünde durmuş bir adama, o hareketin döktüğü kanı sormak haksızlık değildir. Sorsunlar. Cevabımın bir kısmını yukarıda verdim; gerisini veremem, çünkü bir kısmını ben de bilmiyorum, bir kısmını da götürdüm. Ama bir şey rica edeceğim sövenlerden. Sövdüğünüz adamı önce bulun. Beni bir karikatür yapıp ona sövmek kolay; o karikatür gerçekten kötü, ona sövmek de doğru. Ama o karikatür ben değilim. Ben Deniz Gezmiş’i bir gece ele vermeyen çocuktum. Ben hücrede diş eti kanayan adamdım. Ben az oyla çok yıl taşıyan, bir dağda bulunmayı bekleyen biriydim. Bu adama da söveceksen, bari bu adamı tanıyarak söv. Tanımadan sövmek, sövene zarar verir, bunu sonra anlarsınız.
Bir de övenler var. İki çeşit.
Birincisi, beni gerçekten sevenler. Onlara diyecek sözüm yok, yalnız bir endişem var. Beni öve öve bir aziz yaptılar. Beni aziz yaparak aslında benden bir şey aldılar: yanılma hakkımı. Ben yanıldım. O yılları yaşarken yanıldım, sonra gördüm. Beni hiç yanılmamış gibi anan, beni sevdiğini sanır, oysa benim en insan yanımı siler. Yanılmayan adamı sevmek kolaydır, çünkü o adam yoktur. Beni yanılabilen bir adam olarak sevin; ancak öyle bir Muhsin gerçekten yaşadı. Yanılmaz olan sadece Allahtır.
İkincisi daha beter. Beni överek geçinenler.
Öldükten sonra adım bir sermaye oldu. Her yıl yirmi beş Mart gelir, adım anılır, bir tören yapılır, bir konuşma çekilir. Konuşanların bir kısmı beni hiç görmemiş, bir kısmı görmüş de sevmemiş, ama hepsi şimdi “Muhsin Başkan şehidimiz” der. Beni iki günde bulamayanlar, her mart beni buluyor. Adımı en yüksek sesle söyleyenlerin bir kısmı, o sesle bir şey satıyor; bir oy, bir mevki, bir mağduriyet hikayesi. Ölümümün çözülmemiş olması da onların işine yaradı; çünkü çözülmemiş bir ölüm, herkesin kendi failini koyabileceği boş bir kutudur. Kimi o kutuya bir cemaati koydu, kimi bir devleti, kimi bir komşu ülkeyi. Her koyan, kendi düşmanını benim ölümümün içine yerleştirdi. Ben o kutuda yokum. Ben dağda kaldım. Ben orada değilim arkadaşlar.
Beni överek geçinene kızmıyorum; kızmak da bir tür yakınlık olur, onu hak etmiyorlar. Sadece şunu biliyorum: bir adamı en çok, onu satanlar küçültüyor. Sövenler bir adamı büyütebilir bile, çünkü sövmek için ciddiye almak gerekir. Ama bir adamı bir afişe, bir slogana, bir oy devşirme aracına indiren, o adamı sövenden çok küçültür. Beni sövenler bana bir kötülük yaptı. Beni satanlar bana bir hiçlik yaptı.
Şimdi sizin zamanınıza bakıyorum. Beni bir telefonun içinde anıyorsunuz.
Beni bir kahramana çevirenlere kızgın değilim. Sadece üzülüyorum, çünkü o şeyler beni bir daha öldürüyor; gerçek ölümümden daha temiz, daha parlak, daha kolay bir ölüm veriyor bana. Gerçek ölümüm kirliydi, soğuktu, çözülmedi, kimse bulamadı. Onlarınkinde olan ölüm ise yavaş çekimde, dramatik müzikle, bayrağımızı görüntüde dalgalatarak geliyor. O ölüm benim değil. Benim ölümüm sisin içindeydi ve kimse onu beğenmedi, çünkü kimse görmedi. Beni gerçekten anmak isteyen, o yavaş çekimi durdursun, sesi kıssın, ve biraz sussun.
Adımı bugün anarken, sövsen de översen de, bir şeyi yanında götür. Sövdüğün de övdüğün de tam ben değilim. Tam ben, bir dağda kaldım; sislerin altında, kendi adımın gürültüsünden uzakta, yıllar önce betona yazdığım bir soğuğun içinde. Beni gerçekten merak edersen, kalabalığın haykırdığı yere değil, o sessiz dağa bak. Orada üşüyen biri var. Hep oradaydı.
Çünkü ben inandığım yolda tek başıma yürüdüm. Ben buna inandım. Öyle doğdum, öyle gittim.
(Muhsin Bey hakkındaki bu satırlarımı samimi buluyorsanız, bunu mümkün kılan, Muhsin Bey’le olan ailevi tanışıklığımızdır. Ben Muhsin Bey’i Babam Ahmet Turan Esin’den dinlemiştim. Muhsin Bey ile Babam, 30 sene evvel Kayseride muhtelif sebeplerden bir müddet bir araya gelmişlerdi ve bu tanışıklığın hatırası yıllar boyu canlı kaldı, ve hala canlıdır.)