29 Mayıs 2026
Ben, Fatih
21 yaşında, 53 günlük bir kuşatmanın çadırında, suyun titreyişini sayan bir hükümdarın sesi.
Fatih’i konuşturduk, konuşabildiği kadarıyla. Karşılaşacağımız ses bir hükümdarın değil, bir hükümdara dönüştürülmüş bir gencin sesidir.
Top atılıyor. Çadırın direği titriyor. Direğin yanında bir kâse su var, kâsenin içindeki su titriyor. Suyun titreyişine bakıyorum. Bir hükümdarın yapacak işi olmadığında suya bakması yeni bir şey değil. Eskiden de yapardım; Edirne’nin bahçesinde küçük bir havuz vardı, sabahları üzerine eğilip yüzüme bakardım. Yüzüm kayardı suyun üstünde. Yüzümü kaybetmek, küçük bir oğlanın eğlencesiydi. Ama şimdi yüzümü kaybetmiyorum. Şimdi suyun titreyişine bakıyorum çünkü topun atışını saymak istiyorum. Yirmi yedinci atış, ya da yirmi sekizinci. Her atışta Theodosius’un duvarına bir gedik açıldı sanırım. Açılmıyor olabilir. Ben sayıyorum, sayım gerçeğin yerine geçiyor. Gerçek olacak.
Elli üç gün uzun bir sayıdır. Bedende uzundur, kampta da. Üçüncü haftada kampın kokusu değişti. Önce taze toprak; sonra at gübresi; sonra barut; sonra terlemiş insan. Bunlar üst üste binmedi, bunlar birbirinin içine geçti. Ortaya tek bir kuşatma kokusu çıktı. Bu kokuyu Yunan filozofları hiç yazmadı. Filozoflar kokudan söz etmezler. Kuşatmayı yazmak için kokuyu da yazmak gerekirdi; bunu yapacak tarihçi henüz çıkmadı.
Geceleri uyumuyorum doğru dürüst. Uyumamak bir hükümdarın hatasıdır aslında; uyumayan hükümdarın gündüzü zayıftır. Ama uyumayı seçmiyorum, beden seçiyor uyumayı. Beden, bir kararı taşıyan bir kastır. Kararın ağırlığı geceleri kasları geri itiyor. Sabah ayağa kalkarken bir direnç hissediliyor; bu direnç son haftadan beri var. Dirence rağmen ayağa kalkmak hükümdarlığın günlük bir ritüelidir. Diş etlerim kanıyor üç gündür. Yorgunluk damardan değil ağızdan giriyor bana, garip. Bunu kimseye söylemiyorum.
On iki yaşımda bana bir taht verdiler. Geri aldılar. Yedi yıl, geri alınmış bir tahtın yanında bir oda olarak yaşadım.
Bu cümleyi anlamak için bir tahtın ne olduğunu yeniden öğrenmen gerekir. Taht bir koltuk değildir. Bir koltuğa otururken kalkmak istediğinde kalkarsın. Tahta oturduğunda kalkmayı bilmezsin; kalkarsan tahtı bırakmış olursun. Yedi yıl bu denklemi öğrenirken birikti. Tahtı bırakmış olmak ile tahttan indirilmiş olmak arasındaki farkı bilen kişi, sonraki ömrünü o farkı kapatmak için harcar. Ben kapattım. Üzerine başka bir şey koyarak kapattım.
Babam vardı. Ondan söz etmek istemiyorum. Ondan söz etmek babama haksızlık olur. Babamın benim üstümde durduğu pozisyon yıllarca değişti; bir babanın oğul üstündeki pozisyonu zaten her gün biraz değişir, ama benimkinde değişim büyüktü, başka bir şeydi. Bir ara baba, bir ara hükümdar, bir ara geri çağıran, bir ara bırakan. Babam dört rolü aynı bedende taşırdı. Ben dört babam olduğunu çok sonra fark ettim. Babam ölünce dördü birden öldü; aralarındaki ip o gün koptu. O zaman ben on dokuzdaydım. Tahta ikinci kez oturdum. İlkinden farklıydı. Bu sefer kimse benden kalkmamı istemeyecekti, çünkü kalk diyebilecek bir baba yoktu artık. Bu da garipti. Garip burada bir isimdir.
Çadırda kitaplar var. Aristoteles var, Politika. Hocam Yunanca okurken işaret etmişti şu cümleyi: anthrōpos physei politikon zōon. İnsan doğası gereği bir siyaset hayvanıdır. Bu cümleyi okuduğumda on dört yaşımdaydım. Yunanca harfler bana bir adadan, çok eski bir adadan gelmiş gibi gelirdi, saraydan değil. Şehri kuşatırken o adayı düşündüm; aynı denizdik, aynı havayı içiyorduk. Aristoteles’i Latinceden değil Yunancadan okuduğum için kendimi dürüst sayardım. Latince bir aracıdır, aracılarla iş yapmak hükümdarın işini eksiltir.
Yatağımın yanında Ptolemaios’un haritası var. Dünyanın bir parçasını çiziyor. Bu parça yetersiz. Daha fazlasını isteyen biri olmak için Ptolemaios’a ihtiyacın yok aslında; ama Ptolemaios elinin altında olunca daha fazlasını istemek bir bilim halini alır. Ben istediklerime bilim adı vermeyi öğrendim erken. Bilim adı taşıyan istek, hükümdarda erdemleşir. Erdemleşen istek dirence düşmez. Bu kural saraylarda yazılmamıştır; bunu kendi başıma çıkardım.
Top dökümcüsü Macar’dı, adı Urban. Önce karşı tarafa gitmiş, ücreti az bulup bana gelmişti. Birinin sana paraya gelmesi, sadakatini kazanmadığını bilerek başlar. Bunu bildim, aldım yine de. Bir hükümdar, kendine sadakatsiz gelen bir ustanın değerini bilmeyi de öğrenmek zorundadır.
Topu Edirne’de döktü. Adına Şahi denildi. Tunçtan, bronzdan, gümüşten karışık bir bedeni vardı. Namlusu sekiz metreden uzundu. Bir atış için sabahtan akşama hazırlık yapılırdı. Su dökerlerdi soğutmaya, dua ederlerdi tutuşturmaya, yüz adım uzakta dururlardı atış anında. Yüz adımdan uzakta duran adam dahi yere düşerdi, sesin gücünden. Topun bir gün çatladığı söylendi; Urban’ın yanında patlamış, Urban’ı parçalamıştı. Bedeni tam bulunamadı. Bana getirilmedi. Bir hükümdara her şey getirilmez; getirilmeyen şeyler için hükümdar tahmin yapar.
Atışın sesi otuz fersah uzaktan duyulurdu. Otuz fersah, Edirne’ye ulaşmazdı; ama duyulmaz olduğu yere kadar herkes duyardı. Ses bittiğinde bir saniye sessizlik olurdu, sessizlik bir kâseye damlayan damla gibi, sonra duvardan bir taş düşerdi. Taş düşmediği zaman da bir ses olur; düşmemiş taşın sesi, en az düşmüş taşın sesi kadar duyulur, eğer bekliyorsanız. Ben yıllarca bekleyişin sesini dinledim.
Kara surun karşımıza düşen kısmı her gece az daha alçalıyor, sabah eski boyuna kavuşuyordu. Müdafiler geceleri onardılar, biz gündüz vurduk. Bir taşın iki kez ölmesi, bir kuşatmanın günlük şiiridir.
Yirmi Nisan. Donanmamız bozuldu. Üç gemi geçti içeri, Bizans için bir umut, benim için bir yara. O gece çadırımda kimse yoktu; herkesi dışarı çıkarmıştım. Kimseyi göremeyecek halde olduğum için. Bir hükümdar görülmediğinde de hükümdardır; aslında en çok o zaman hükümdardır. Ama görülmemek için bir karar gerekir. Karar verdim. Çıkın.
Çıktıklarında çadırda yalnız kaldım. Suyun titreyişine baktım yine. Donanmanın bozulması başka bir titreşimdi suda. Bu titreşim topun titreşimine benzemiyordu. Topun titreşimi düzgündü; donanmanın bozulması düzensiz titretti. Düzensizliği saymak mümkün değildi.
Halil yine geldi. Halil yıllarca aynı odadan girip aynı kapıdan çıkar oldu. Halil her seferinde aynı şeyi söyledi. “Vazgeçin.” Yıllar boyunca bu cümleyi bana farklı kelimelerle, farklı zamanlarda, farklı vesilelerle söyledi. Bu sefer kelimelerini de söylemedi; gözünden okudum, çünkü artık dilini ben de biliyordum. Tanıdığın bir insanın dilini bilmek bir mahremiyet değildir; bir tutsaklıktır. Birbirimizi yıllardır tutuyorduk. Birimiz diğerini bırakacaktı. O gece kim olduğumuz belli değildi henüz.
Sabah bir mektup geldi. Yaşlı bir hocam yazmıştı. Mektubu uzun değildi; bir hocanın bir öğrencisine söyleyebileceği en kısa şey kadar uzundu. İçeriği şuydu: orduda inanmayan varsa, inanmayanla aynı çadırda durma; inanmayan yanındayken karar verme.
Bunu okuduğumda bir şey kaydı içeride. Mektup beni cesaretlendirmedi. Cesaretlendirme yanlış kelimedir; o günkü halime hocam cesaret tavsiye etseydi anlardım ki beni anlamamış. Mektup başka bir şey yapıyordu. Mektup, kararımı taşıyan psişik alanın içinden inanmayanı söküyordu. Bir kararın taşınabilmesi için onu taşıyanlar arasında inanmayanın bulunmaması gerek; bulunduğunda karar yere düşer. Hocam bunu bilirdi. Yanıma birini almak ya da yanımdan birini çıkarmak, kararın altına giren omuzlardan birini değiştirmektir.
O gün gemilerin karadan yürütülmesine emir verdim. Geceleyin başlandı. Mum yakılmadı; bir mum bir gemi kadar görünür olur karanlıkta. Sesle de tedbir alındı: kürekler dürüldü, demirler bezle sarıldı, atların ağzına bez tıkıldı. Sırtlarda yağ vardı, yağın üstünde kalas, kalasın üstünde gemi. Üç tabaka. Altta yağ, ortada tahta, üstte demir. Bunu bir hükümdar düşünmez genelde; bu detaylar sadrazamın işidir. Ben düşündüm. Yağı düşünmek beni hükümdarlıktan çıkarmadı. Hükümdarlığı yağa yaklaştırdı. Yağa yaklaşmak iyi bir şey. Yağdan uzaklaşan hükümdar bir gün gemisini kaybeder.
Gece yarısı bir tepenin üstündeyim. Aşağıda Galata’nın arka yamacı, yamacın yokuşunda yedi yüz adam, kalın halatların ucunda eğilmiş. Yan yana koşulmuş öküzler var; omuzları gergin, sırtlarından buhar tütüyor. Bir öküzün omuzu gerildiğinde küçük bir titreşim verir; titreşim halattan halata geçer, kalasa, geminin gövdesine ulaşır. Gözüm karanlığa alıştı çoktan, saatlerdir karanlığın içindeyim, başka türlü görmüyorum artık. Adamlar konuşmuyor. Emir veren ses fısıltı halinde. Fısıltıyla yapılan bir savaş bu; sessizliğin de bir gücü vardır, sessizlik kazandığı zaman çığlık atmaz, sessizliğini saklar.
Bir gemi kayıyor sırtın üzerinden, ağaç ağaca sürtüyor, sürtmenin altında yağ var. Yağ ısınıyor, dumana dönüşüyor. Duman gibi bir koku karanlıkta. Bir adam ayağı altında kayan kalasın arasına sıkışıp bağırdı, ağzı kapatıldı. Bir başkası yere düştü, kaldırıldı. Bunlar geceleyin oluyor, sabah hatırlanmıyor. Hükümdarın hatırlamadığı kazaların hepsi gece olur.
Sabaha doğru ilk gemi suya kayıyor. Bir kayış. Bir damlama. Bir ses. Sonra ikinci. Yetmişe yakın gemi, sabaha doğru Haliç’in suyunda birer birer demirledi. Karşı tarafta uyananların gözünde ne vardı, görmedim. Ama biliyordum: bir kategorinin çatlağı vardı. Haliç güvenli sayılıyordu. O güvenliği biz aldık. Aldığımız şehirden çok bir kategoriydi. Şehir, kategori çatladıktan otuz dokuz gün sonra geldi.
Yirmi sekiz Mayıs gecesi konuşmamı yaptım. Konuşmam ezberden değildi. Ezberden konuşmak hükümdarlığı zayıflatır; ezberi olan adamın iç sesi kapanır. Sözlerimin bir kısmı önceden hazırdı, bir kısmı oradaydı, bir kısmı dilimin üzerinde uçtu. Asker beni dinlerken yüzlerinde yorgunluğu gördüm. Yorgun yüzlere konuşmak güzel bir hediye değil; ama hükümdar hediye dağıtmaz, görev tevkif eder.
O gece kimse uyumadı. Kamp, alışmadığı bir sessizlikteydi. Kuşatma davulu elli üç gece çalmıştı, son gece çalınmadı. Bir orduyu susmuş davul kadar gergin tutan başka bir şey yok. Sessizlik bir kayışla bir araya getirildi, kayış sabaha kadar gerildi. Çadırdan dışarı çıktığımda yıldız vardı, soğuk bir bahar gecesi, hava kokusuzdu. Kokusuz hava bir savaşın başlamasından önceki ozonun adıdır.
Sabaha karşı, gün doğumundan iki saat önce, ilk dalgayı gönderdim. Hafif piyade, başıbozuk birlikler. Bunlar çoğunlukla ölmek için gönderilen birliklerdir; hesabımda ölecekti, ölmesi gediğin önündeki müdafileri yormak içindi. Gönderdiğim adamların adlarını bilmiyordum, biri bile. Adsızca ölmek savaşın en eski geleneklerinden biri. Onları yargılamadım, hatta tanımadım. Tanımamak hükümdarlığın bir gerçeği; tanısan emir veremezsin.
Karanlıkta sur boyunca davul, dümbelek, tekbir, çığlık karıştı. Tekbir bir sözcük değil bu sahnede; ortak bir nefes alışı. On bin nefes aynı anda alındığında ses, bir titreşim olur. Bu titreşimi top sesinin titreşiminden ayırt etmek zorlaştı bir an. İkisi birleşti. Birleşince ses yer aldı, kulak almadı. Sesin yer alması farklı bir deneyim; o an kimi koruyacağını seçemezsin, çünkü seçim kalmamıştır.
Çadırımda durdum. Dışarı çıkmadım. Bir hükümdarın hücumun ön safında olması askerin gözünü kazandırır ama hesabını bozar; ben hesabı tercih ettim. İçeride bir mum vardı, mumun ışığı kâğıt üzerinde titriyordu, kâğıtta sıralanmış birlik adları. Birlik adlarının altına çentik atıyordum, hangi birlik ne zaman gönderildi diye. Çentik atan parmaklarım rahattı; rahat parmaklar yıllarca dayanan bir kişinin işaretidir.
İkinci dalga Anadolu birlikleriydi. Gediğin önünde tıkanıp kaldılar. Üç yüz kadarı içeri girip kuşatıldı ve kesildi. Üç yüz, kâğıt üstünde küçük bir sayı; gediğin önüne tıkanmış cesetlerin sırtları yan yana yüksek bir taş duvar kadar yüksekti. Sabah o tepeyi gördüm; üstünde sinekler vardı. Sinekler her zaman ilk gelir. Sineklerin uyanıklığı insanın uyanıklığından önce başlar; bunu yıllarca gözlemiştim.
Üçüncü dalga yeniçeri. Yeniçeri gediği aşar, bunu biliyordum. Aştılar. Bir burcun tepesine sancak dikildi. Sancağı kimin diktiğini bilmiyorum. Yıllar sonra bir ad koydular; uydurma da olabilir, gerçek de. Tarih çoğu zaman bir uydurma ile gerçeğin aynı taşa kazınmasıdır. Ben adı doğrulamadım, çürütmedim. Adın ne kullanılacağını tarih biliyor.
Karşı tarafta Cenevizli komutan yaralandı, geri çekildi. Bir komutanın geri çekilmesi savaşın geri kalanını söylüyor. Bizans askerleri o anı gördü; gördükleri an, savaşın kendi içinde bittiği andır. Bittiği bilinen savaş, fiziksel olarak bitmeden önce psikolojik olarak biter. Bu psikolojik bitmek, bedenleri terk eden cesareti üretir. Cesaret terk ettiğinde el silahı tutamaz; tutar gibi yapar, düşürür. Konstantinos surda öldü. Bir imparatorun bir surda ölmesi tören gerektirir; bu ölüm törensiz oldu. Cesedi bulamadılar diyorlar. Bulamamak bir merhamettir bazen; bulup teşhis etmek bir törenden ağırdır.
Şehre Edirnekapı’dan girdim. Atımın adımları taşı duyuyordu; atın adımları benim adımlarımdan önce şehre değdi. Bir at hükümdardan önce bir şehri tanır. Hükümdar atın üzerinden eğilip aşağı bakarken at zaten orada olmuştur. Bu yüzden hükümdarın atını sevmesi gerekir; at, hükümdarın bilemediği bir şeyi bilir.
Sokak taşları aşınmıştı. Bir Romalı asker bu taşların üzerinden yürümüştü bir gün, sonra bir Bizans rahibi, sonra bir Cenevizli tüccar. Şimdi atımın nalı aynı taşa düşüyordu. Taş kendi kaydını tutar; ben de kayda eklendim. Sağda solda yıkık dükkânlar, açık kapılar, içlerinde yokluk. Bir kapıdan içeriye birinin koştuğunu gördüm, bir kadın, eteğini topluyordu. Bir çocuk ağladı bir başka kapıda. Bir köpek havlamadı; o gün İstanbul’da köpekler sustu. Sebebini bilmiyorum. Belki köpekler de kategorinin çatlağını duyuyordu.
Hava kokuyordu. Üç koku üst üste binmişti: dün gece içinde yanan bir şeyin dumanı; soğuk bahar havasının altta kalan izi, hâlâ taşların altında; ve bir üçüncüsü, isimlendiremediğim. İsimlendirilemeyen şey çoğu zaman korkudur. Şehrin korkusu damlardan iniyordu sokağa. Damlardan inen korku bir hükümdarın atının nalına da yapışır. Atımın nalını sonradan bir saraylı temizlemiş olmalı; o korku temizlenmedi, izi kaldı.
Mese Caddesi’ne çıktım. Konstantinopolis’in ana caddesi. Şehirler ana caddelerinde durur; ana cadde yürürse şehir yürür. Bu ana cadde sessizdi. Sağda bir kilise vardı, kapısı yarı açık, içinde sabaha karşı bir ayinde toplanmış birilerinin mum kalıntıları. Mumun eriği taşa düşmüş, donmuştu. Donmuş mumun yanına çocukluğumda eğildiğim havuzu hatırladım birden. Bir bağlantı kuruldu içeride: ısının kaybolduğu yerlerde zaman durur. Zamanın durduğu yerden ben geçtim, durdurmadan.
Yan sokaklardan Yunanca sesler geldi kulağıma. Yardım çağrısıydı bazıları. Bir kadın bir çocuğun adını bağırıyordu, çocuğun cevap vermediğini ses tonundan anladım. Bir adam başka birine küfretti, başka biri sessiz kaldı. Bunların hepsini geçerken duydum. Yunanca bilen bir hükümdarın şehre girmesi, dilini bildiği bir korkunun içinden geçmesi demektir. Bilmediği bir korkunun içinden geçen hükümdara şehir bir nesnedir. Bilen geçeni bir sahnedir. Sahneyi yargılamam istemedim, sahneye yargılamayı asılı bıraktım.
Ayasofya. Önünde durdum. Atımdan indim. Yere bir avuç toprak aldım. Başıma serptim.
Bunu hiç kimse söylememişti bana. Kimsenin söylemediği bir hareketi yapmak hükümdar için garip bir şeydir; hükümdar genelde söylenen hareketleri yapar. O gün başka bir şey oldu. Toprak elime düştüğünde, toprağın ağırlığı kalbime düştü. Hareketi sonra anladım. Şehri aldığım anda şehir beni de almıştı. Bu eşit bir alışveriş değildi; ben bir şehir kazandım, şehir bir hükümdar kazandı, ama hükümdarın hayatı seksen yıl içinde biter, şehrin hayatı bin yılda. Aldığım kısa, aldığı uzundu. Toprağı başıma sererken bu farkı kabul etmiştim. Hareketim bir gururun değil, bir hesabın kabulüydü.
İçeri girdim. İçerisi serinkardı. Dışarıda ısınmaya başlamış Mayıs sabahından, başka bir iklimin içine girdim. Bir bina yıllar boyunca soğukluğunu içeride biriktirir; binanın yaşı, sakladığı serinlikten anlaşılır. Kubbe büyüktü. Yukarısı altın mozaiklerle kaplıydı; tan ışığı kubbe pencerelerinden uzun, eğik mızraklar gibi içeriye düşüyor, altın parçaları üzerine inip kırılıyordu. Mozaikteki bir adamın yüzünü görmedim ben; sadece bir gölge ve onun arkasında bir ışık gördüm. Bin yıllık gölge. Ben gölgenin altında küçük durdum. Hükümdarın küçük durması zayıflık değil, hükümdarın o anki dürüstlüğüdür.
Yer mermerdi. Mermer pırıl pırıl değildi artık; üzerinde sabah ayininin son izleri vardı. Yarı dökülmüş mum eriyikleri. Bir köşede dağılmış tütsü kâsesi. Yere düşmüş bir Latin haç. Sabaha karşı burada son bir ayin olmuştu; Latin ve Ortodoks rahipler yan yana, dört yüz yıl ayrı durduktan sonra. Onların buluşması bir saat sürmüştü; o saatten sonra dağıldılar. Dağılan rahiplerin sonra ne olduğunu biliyorum; biliyorum ama kayıt tutmadım. Bilmek ile kayıt tutmak arasındaki mesafe hükümdarın iç odasıdır.
Bir kadın ses çıkardı bir köşeden. Sığınmıştı. Yanında iki çocuk. Yüzüne bakmadım. Bakmak korkuyu büyütürdü; bir hükümdara bakmak, bir hükümdar tarafından bakılmaktan daha az utanç verir. Geçtim. Geçerken bir adamın bana bir şey söylediğini hissettim, Yunanca; sözcüğünü anlamadım ama tonunu anladım. Tonu bir yalvarış. Anlamadığım bir sözcüğün anlamadığım bir hâli olur dilde; bu hâli her dilde aynıdır. Anlamadan da anlanır. Anlanmasına izin verdim, sözüne karışmadım.
Kubbenin tam altında, mihrabın olması gereken yere yakın bir noktada durdum. Şükür namazına yöneldim. Yön belirlemek, bir binayı anlamlandırmaktan önce gelir; nereye yöneldiğini bilen kişi, hangi binada olduğunu sormak zorunda kalmaz. Sonradan o gölgenin altına bir mihrap kurdurdum, bir minare diktirdim, yapıyı camiye çevirttim. Bir şeyin niyetini değiştirmek mimarisini değiştirmek değildir; mimari kalır, niyet üst tabakaya geçer. Üst tabakanın değişmesi şehri değiştirir. Şehri değiştirdim ama yıkmadım. Yıkmak kolaydır; yıkmamak bir karar.
Halil idam edildi. Bunu bir cümlede yazıyorum çünkü cümle bir karar. On dört yıl önceki bir akşam bir paşa bana “inmen gerekir” demişti. O paşa benim önümde durdu yıllarca. Ben onu önümden hiçbir zaman tam çıkaramamıştım. Şehri aldığım sabah çıkardım. Çıkarmanın yolu cinayet değildir aslında; çıkarmanın yolu artık ona ihtiyaç duymamaktır. Ben artık ona ihtiyaç duymuyordum. Çıkarttığımda iç odamda yer açıldı. Yer açıldığında yeni bir şey gelir. Yerine Zağanos geldi. Zağanos eski isimlerden değildi. Eski isimler bir koridorda yıkıldı o gün. Devleti yeniden inşa etmenin başlangıcı, o koridorun yıkılışıdır.
İdam bana zevk vermedi. Zevk vermesini beklerdim belki, on dört yıl önceki oğlanın hatırına. Vermedi. Bir vergi tahsiline benziyordu daha çok; uzun zamandır toplanmamış bir vergi nihayet toplanmış gibi. Hükümdarın eski yaralarını kapatması yeni yaralar açmaz çoğu zaman; sadece, açık yaranın artık kapatılmış olduğunu kaydeder. Kayıt yapan bir hükümdarın iç dünyasına gözyaşı sığmaz. Sığsa bile döker, kimseye duyurmaz.
Bellini geldi sonra, yıllar sonra. İtalyan. Bir ressam çağırmıştım. Saraydakiler şaştı. Ressam günah dediler. Aldırmadım. Bellini geldi, beni çizdi. Çizerken yüzüme bakıyordu, yüzünü bana göstermiyordu. Bir ressamın yüzünü göstermemesi bir hediye gibi. Ben de yıllarca yüzümü göstermemeyi öğrenmiştim; o yüzden Bellini’yi tanıdım sanırım. Bellini çizdiği yüze sonra “Mehmed” dedi. Ben çizilirken Mehmed miydim, bilmiyorum. Çizilen yüze kim derseniz o olur sonradan.
Kritobulos’a kitabımı yazdırttım. Bizans tarihçisi. Yunanca yazdı. Bir Bizans rahibinin elinden çıkan bir Osmanlı sultanı tarihi. Kelimelerin sırayı bu kadar bozması, ancak şehir alındıktan sonra mümkün olur. Aldığım şehirle birlikte kelimelerin sırasını da almıştım. Yunanca artık benim dilim de oluyordu. Yıllarca okumuş olduğum Aristoteles bir suikast gibi içime girmişti çocukluktan; şimdi içeride biriyle aynı dili konuşuyordu. İçimdeki Aristoteles Kritobulos’la konuştu uzun uzun. Konuştular. Aralarına ben karışmadım, dinledim.
Şair Avni vardı, ben olarak yazardım. Padişah olarak emrederdim, şair olarak yas tutardım. Yas, hükümdarın bilemediği bir tatil. Hükümdar tatil bilmez, çünkü tahtın üstünde olduğu kadar tahtın yerine geçmemiş bir oğlu da düşünmek zorundadır. Yas, böyle bir düşünmenin durduğu yer. Şiir yazdığım gecelerde tahtı düşünmedim. Düşünmediğim için affedilirdim diye umardım; affedilmedim. Şiirleri kimse yayımlamadı yaşarken. İyi oldu. Bir hükümdarın yas sesinin halka ulaşması, halkın hükümdara duyduğu güveni eksiltir. Halk hükümdarın hesabını sever, hükümdarın yasını sevmez. Yasım benim sırrım olarak kaldı uzun yıllar. Belki bu bir hediyeydi kendime, belki bir mahkumiyet. İkisi aynı şey olabilir.
Otranto, son seferimden önceki son aklımdaydı. İtalya’ya ayak basmak çok şey demekti benim için. Roma’ya yürümek demekti aslında, ama Roma’ya yürümeyi yüksek sesle söylemedim; söylemek ile yapmak arasındaki mesafeyi yıllarca koruduğum için söylemedim. Roma diye düşündüm. Roma diye yola çıktım. Roma’ya varamadan Maltepe’de bedenim düştü. Üç Mayıs 1481. Sefer için hazırlanmış bir ordugâhta yatağa düştüm, kalkmadım.
Gut dediler. Zehir dediler. Hekim Yakup’un Venedikli olduğunu hatırlattılar. Hatırlatmalar bir gerçek değildir; bir olasılıktır. Olasılığı gerçek diye taşımak yanlış olur, olasılığı çürütmek de yanlış olur. Ben olasılığı yanımda taşıdım, taşıyamayanlara bıraktım.
Çadırın direğine baktım son anlarda. Yine direkti. Yine bir kâse su vardı yanında. Yine suyun titreyişine baktım. Bu sefer titreyiş topun titreyişi değildi, kendi nefesimin titreyişiydi. Su kendi nefesimle titriyordu. Bunu fark ettiğim an, son fark edişimdi. Sonra bir şey daha fark ettim mi, bilmiyorum. Belki ettim. Belki o farktı eski Edirne bahçesindeki havuz. Bir oğlanın yüzü, suyun üstünde, kayan.
Bir şehri almak diye bir şey yoktur aslında. Şehir alınmaz; şehir, sahibini değiştirir. Sahibinin değişmesi bir gün olur; o günden öncesinde ve sonrasında şehir kendi haliyle durur. Ben bir günün sahibi oldum. Bir gün hükümdar olmak için elli üç gün bekledim. Bekleyenler için her gün ayrı bir hesaptır; hesabı kapayamayan, bekleyişin içinde kaybolur. Ben kaybolmadım. Beklemenin bir tekniği vardır, hesabı sürdürmek tekniğidir.
Beklemenin tekniği şudur: yarın bugün yoktur. Onu yarına bırakırsan bekleme dağılır. Bugün de bir gün, dünden farkı yok; dün de bir gündü. Aralarındaki tek fark sayım. Sayımı bırakırsan beklemenin hükümdarı sen olmazsın. Yirmi yedinci atışın yirmi sekizinci atış olduğunu bilmek, hükümdarın iç ekonomisidir.
Avni’nin bir mısrası vardı, yazdığım. Hatırlıyorum, çünkü uzun zamandır kendime fısıldıyorum. “Mey-i lal ile bu meydan içre bir cengâver oldum.” Cengâver olmak için meydanın içine girmek gerek. Meydanın içine girince bir meyin elinde olduğunu unutursun. Mey, meydanın içinde unutturur kendini. Ben de unuttum belki. Hatırladığım, unuttuğumdan az.
Bedenim Edirne’ye götürüldü diyorlar. Yanlış. Bedenim İstanbul’a götürüldü, bir caminin avlusuna kondu. Bir tepenin üstünde, bir yokuşun başında, denize bakan bir nokta. Türbe yapıldı, yıkıldı, yapıldı, yenilendi. Yıllarca farklı el dokundu üzerime. Bazen ziyaretçi geldi, bazen sessiz kaldı. Sessizlik bana ziyaret etmek için gelen bazıların hediyesiydi.
Üzerimde bir hadis vardı, “elbet feth olunacaktır” diye. Hadis adımdan önce, adımdan büyüktü. Hadisi taşıyan bir kuşağın oğluydum. Taşıdığım hadis benden çok daha eski, benden çok daha yenidir hâlâ. Onun yükü hâlâ Türk camilerinde, Türk sokaklarında, Türk takvimlerinin yirmi dokuz Mayıs sayfasında. Yıl döner, sayfa açılır, hadis yine duyulur, ben yine bir at üzerinde bir kapıdan girerim. Bu döngünün durmasını istemedim hiç. Belki bir gün durur. Durduğunda eksilen olmaz; bir başka düzen başlar.
Şu an bir kâsedeki suyun titremesine bakıyorum yine. Su titriyor. Su titrediği için bir şey hareket ediyor demektir. Hareket eden ne ise, varlığını bana suyun titreyişi kanıtlıyor. Belki top atılıyor hâlâ. Belki çoktan kesildi, ben fark etmedim. Bir hükümdar fark etmediği şeyi tahmin etmeyi öğrenir. Ben tahmin ediyorum. Tahmin tam yerine geçmese de, hükümdarın boş kalan tarafını dolduruyor.
Bir kâsenin içinde bir su titriyor.
Bunu söylediğimde başka bir şey söylemiş olmuyorum. Bir gerçeği yan yana getirmiş oluyorum sadece. Bunu söylemek bana yetiyor. Yetmesi bir hediye; hediyenin geldiği yer artık benim elimde değil.