PsikoSufi
← Tüm Yazılar

21 Haziran 2026

Ben, Baba

Adı olmayan bir baba konuşuyor. Seni ellerinde tanıdı, sana söyleyemedi, sonra küçüldü. Babası olana da, babası hiç olmayana da.

Bir babayı konuşturduk. Adı yok, çünkü hepsinin adı onunki. Konuşabildiği kadarıyla; çünkü babalar az konuşurlar. Az konuştukları için, bir babadan geriye en çok söyleyemedikleri kalır. Biz onun söyleyemediklerini dinledik.

Beni hatırlamıyorsun.

İlk yıllarını sen hatırlamazsın. Kimse hatırlamaz. O yıllarda ben yanındaydım, sen yoktun daha; en azından sonra beni hatırlayacak olan sen yoktun. Bir gece ateşin çıktı, seni sabaha kadar odanın bir ucundan bir ucuna taşıdım. Bir kere kucağımda uyuyakaldın, kolum karıncalandı, seni uyandırmamak için saatlerce kıpırdamadım. Bunların hiçbiri sende kalmadı. Her babanın ilk yılları evlada hep başkalarının ağzından gelir. Annen anlatır. Bir komşu anlatır. Bir fotoğraf anlatır. Arkasında soluk bir tarih, tanımadığın bir bahçe. O fotoğraftaki genç adama bakar, onu kendine yaklaştırmaya çalışırsın. Yaklaşmaz. O adam bendim. Sana en çok dokunduğum yıllar, senin beni hiç hatırlamadığın yıllardır. Babalık burada başlar, görülmeyen bir yerde.

Seni iki ev büyüttü

Doğduğun ev tek bir odaydı. Bir oda, içinde hepimiz. Bir köşede senin beşiğin dururdu. Önce sırtüstü yatardın orada, sonra bir gün doğruldun, kenarına tutundun, kendi kendine sallamayı öğrendin. Sallandıkça bağırırdın; bir şarkı çalsa, ona kendi uydurduğun bir dilden eşlik ederdin. Ne dediğin belli değildi, ama bir şey dediğin belliydi. O tek oda sana koca bir dünya gibi gelirdi, çünkü dünyan o kadardı, ve o kadarı sana yetiyordu. İnsanın ilk evi hep o tek odadır.

Sonra yeşil bir eve geçtik. Bahçesi vardı, bir de havuzu. İlk adımını orada attın. Bir elini benim parmağıma dolamıştın, parmağımı usulca çektim, üç adım gittin, düştün, güldün. Düşmek umurunda değildi, gülmeyi yeni keşfetmiştin. O bahçede yıllarca büyüdün. Ağaç boy attı, sen boy attın, ben fark etmeden yaşlandım. Bir evin yeşili çocukla birlikte koyulaşıyor. Sen bahçede koşarken ben çoğu zaman pencereden bakardım; baktığımı bilmezdin. Babalar bakar, çoğu zaman perdenin arkasından bakar.

Ellerimle tanıdın beni

Beni önce ellerimden tanıdın. Yüzümü değil. Bebekler yüzü geç tanırlar, eli erken. Benim ellerim büyüktü, senin bütün sırtın bir avucumun içine sığardı. Seni havaya attım, sen güldün, ben tuttum. Attım, güldün, tuttum. Bu oyunun bütün anlamı şuydu: düşeceksin, ama tutulacaksın.

Anneler çocuğu havaya pek atmazlar; tutmayı bilirler, atmayı babalara bırakırlar. Ben seni hep biraz korkutup sonra kurtaran adam oldum. Dünyayı sana böyle tanıttım. Önce küçük bir korku, hemen ardından bir el.

Ellerim mürekkep kokardı. Kalemle, kağıtla, kitapla çalıştım; o iş de ellerime işledi, başka türlü. Avucumda nasır yoktu, orta parmağımın yanında kalemin yıllarca oturduğu bir kabarık vardı. Sen o eli tuttuğunda, farkında olmadan, o kabarığı tutuyordun, bir ömürlük okumanın izini. Aynı ellerle akşam saçını düzelttim. Aynı ellerle, bir gün, sana sertçe de dokunmuş olabilirim. Bunu konuşmadık hiç. Çoğu baba konuşmaz. Elimin yumuşağını da hatırlarsın, sertini de. Hangisi sende daha çok kaldı, bilmem. Babalar bunu sormazlar, korkarlar sormaya.

Dışarıyı ben getirdim

Bir ev vardı. Evin içi annendi. Sıcaktı, bir kokusu vardı, her köşesi tanıdıktı. Sen o evin içinde, annenin teninin yakınında, dünyanın senden ibaret olduğunu sanarak yaşadın bir süre. Sonra ben girdim araya. Kapıdan çıktım, kapıdan girdim. Her sabah gittim, her akşam döndüm. Çocuk için baba, gidip gelen adamdır. Annede süreklilik vardır, babada bir ritim: yokluk, sonra varlık, sonra yine yokluk. Bu gidiş gelişle sana bir şey öğrettim, ders vermeden. Dışarısı diye bir yer var, dedim sana her sabah, çıkarak. İkinizin arasındaki o sımsıkı dünyaya küçük bir çatlak attım. İyi bir çatlaktı. O çatlaktan içeri dünya girdi. Çocuk, annesinden ayrı bir şey olduğunu ilk kez, babası onu kucağa alıp “gel, sana bir şey göstereceğim” dediği an sezer. Ben sana sokağı gösterdim, bir vinci gösterdim, korkup ardıma saklandığın köpeği gösterdim. Annen seni tutmak için vardı, ben bırakmayı öğretmek için.

Eski toplumlar bunu benden iyi bilirlerdi. Çocuğu bir yaştan sonra babaya verirlerdi, ondan önce anneye. Çünkü dünyaya çıkmanın bir eşiği var, o eşikte duran biri lazım. Ben o eşikte durdum. Bir yanım evdi, bir yanım sokak. Sen büyürken benim üstümden geçtin sokağa. Babaların çoğu bir eşiktir; üstüne basılır, geçilir, arkaya pek bakılmaz.

Sana hayır demek bana düştü

Evde iki ses olur çoğu zaman. Biri “olur” der, biri “olmaz”. Olmaz demek çoğu zaman bana düştü. Annen seni doyurdu, sardı, bağışladı; ben sınırı çektim. Kötü adam çoğu zaman bendim. Bir çocuğun itip duracağı bir duvar lazımdır. O duvar yoksa çocuk boşlukta büyür, boşlukta büyüyen de sınırı kendi teninde arar sonra, acıyla. Ben sana o duvar oldum. Bana çarptın, bana kızdın, bir keresinde “beni anlamıyorsun” diye bağırıp odana kapandın. Ben o gece de, sen uyuduktan sonra, odana girip üstünü örttüm.

Hayır diyen baba o an sevilmez. Sevilmemeyi de göze aldım. Çocuğun bir zaman sana çarpıp kızabilmesi için, ortada sağlam, kımıldamayan bir şey olması gerekir; o sağlam şey oldum. Yıllar sonra o kızgınlık eridi, altından şu çıktı: bana çarptığın her yer, senin sınırını öğrendiğin yerdi. Sınırı olan insan, bir zamanlar sağlam bir şeye çarpmış insandır. Sınırsız büyüyenlerin çoğu, kendilerine vaktinde “olmaz” diyecek birini bulamamış olanlardır.

Söyleyemedim

Seni sevdiğimi söylemedim. Çoğu zaman.

Söyleyebilseydim söylerdim, inan. Ama benim babam da bana söylememişti. Onun babası da ona. Bizim soyumuzda o cümle bir yerde düşmüş, kimse nerede düştüğünü bilmiyor. Ben de seni bir tamir olarak sevdim. Ayakkabının söküğünü diktim. Bisikletinin zincirini taktım. O çok istediğin tetrisi bir gün aldım, sen uyurken

başucuna koydum, sabah bulasın diye. Gece geç geldiğinde, sen görmeden, ışığı açık bıraktım. Sevgiyi işe çevirdik biz.

Sustum, çünkü konuşmak bana zor öğretildi. Bir erkeğe ağlamak yasaklanır, konuşmaksa unutturulur. Ben içimde bir sürü cümleyle dolaştım ömrümce, hiçbirini sana veremedim. O cümleler hala içimde, söylenmeden duruyor. Belki bir kısmını sen de taşıyorsun, bilmeden; çünkü söylenmeyen de aktarılır, hatta en çok o aktarılır. Sana en çok, sana söyleyemediğim şeyi verdim.

Bir tek kitapta gördüm o sözü söyleyebilen babayı. Orada bir baba oğluna ‘yavrucuğum’ diye sesleniyordu, sonra ona dünyayı anlatıyordu, korkmadan, doğrudan. Yavrucuğum, diyordu, namazını kıl, başına gelene sabret, insanlara yüzünü ekşitme, yürürken yeryüzünde böbürlenme. Ben sana bunları hiç böyle diyemedim. Benim öğütlerim hep yarım çıktı ağzımdan; bir “aman dikkat et”, bir “üşütme”, bir homurtu. Her babanın içinde eksik kalmış böyle bir Lokman vardır belki, oğluna söyleyeceği koca bir kitap, ama dili yetmez, ömrü yetmez.

Yan yana otururduk, karşılıklı değil

Babalarla çocukları yan yana otururlar, karşılıklı değil. Annenle göz göze konuşurdun, benimleyse omuz omuza. Arabada, ön koltukta. Bir maçı seyrederken. Bir musluğu tamir ederken, sen tutarsın, ben sıkarım. Babalar sevgiyi aynı yöne bakarak kurarlar, yüz yüze değil. İkimiz de öne bakardık, yola bakardık, işe bakardık; aramızdaki şey, baktığımız o ortak şeyin içinden akardı. Sana en yakın olduğum anlarda yüzüne bakmıyordum bile. Sen de bana bakmıyordun. İkimiz de üçüncü bir şeye bakıyorduk, ve birbirimizi o bakışta buluyorduk.

Bunu yalnız babalar bilmez; oğullar da bilir, kızlar da, ama geç. Birinin seni ne kadar sevdiğini anlamak için bazen onun yüzüne değil, onunla birlikte baktığın yere bakman gerekir.

Bir de kokum vardı

Bir de kokum vardı. Çocuklar babalarını kokusundan tanırlar, görmeden. Benimki tütündü belki, ter belki, ya da akşam eve girince üstüme sinen o dışarı kokusu, soğuk havanın ceketin yününe yapışmış hali. Sen daha kapıda bilirdin geldiğimi. Anahtarın kilitteki sesi vardı, bir de ardından gelen o koku. Yıllar sonra bir sokakta, bir yabancının üstünde o kokuyu bir an alırsan, durursun. Ayakların durur. Ne olduğunu anlamadan gözün dolar. O, bendim. Seni en çok o koku büyüttü, sen farkında bile değilsin. Babalar çocuklarının burnunda uzun yaşarlar; bir koku, bir ayak sesi, kapıda bir öksürük olarak hep bir yerde dururlar.

Her evlat bir sır taşır

Her evlat, bilmeden, babasının bir sırrını taşır.

Benim de bir sırrım vardı. Sana onu hiç anlatmadım, ama sen onu yıllarca taşıdın. Sır dediğim her zaman bir olay olmazdı; bazen yalnızca bir sessizlikti. Belli bir şarkı çalınca yüzümün bir an değişmesiydi. Bir ismi hiç anmayışımdı. Bir fotoğrafı çekmecenin en altında, yüzü aşağı bakar tutmamdı. Sen bunların ne olduğunu bilmedin. Ama bir şey olduğunu bildin. Çocuk, babasının kapalı bir odası olduğunu, o odanın kapısını hiç görmeden bilir. Kapının nerede olduğunu bilmez, ama evde bir kapı eksik olduğunu sezer.

O odayı sana açmadım. Açamadım. Belki açsam ikimiz de orada boğulurduk, belki de anahtarı çoktan kaybetmiştim. Ama kapalı bir oda da miras kalır. Sen o odayı, içine hiç girmeden devraldın. Şimdi o oda sende. Senin de bir günün gelir, bir çocuğun yüzüne bakarken birden susarsın, çocuğun “ne oldu baba” der, sen “hiç” dersin. İşte o “hiç”, benim sana bıraktığım sırdır. Babadan evlada geçen, hiç açılmayan bir oda. Her kuşak kapıya bir kilit daha vurur.

Sırrı taşımak, onu bilmekten ağırdır. Bilsen bir gün yüzleşir, belki bırakırdın. Bilmediğin için bırakamazsın, çünkü neyi bırakacağını bilmezsin. Bizim eskiler “sır” derlerdi buna; kalbin en dibinde duran, sahibinin bile zor baktığı şey. Emanettir, açıklanmaz, yalnızca taşınır. Baba evladına bir sır emanet eder, çoğu zaman ne verdiğini kendi de bilmeden. Sen benim emanetimi taşıyorsun. Onu aç demiyorum. Yalnızca, içinde bir ağırlık hissettiğinde, o ağırlığın bir parçasının benden geldiğini bil. O yükte yalnız değilsin. Ben de babamınkini taşıdım.

Benim de bir babam vardı

Benim de bir babam vardı. Onu sen hiç görmedin, ben de uzun göremedim. On iki yaşımdayken gitti. On iki yaş, bir çocuğun babasını yeni yeni tanımaya başladığı yaştır daha; ben tanımaya başlarken o gitti. Geriye bende birkaç sahne kaldı, o kadar. Omzuma konmuş bir el. Akşam ezanına karışan bir ses. Kur’an okuyuşu, o ses değişince biz çocuklar küçülür, odanın en uzak köşesine çekilirdik. Bir de bir koku, yıllar sonra başka kapılarda aradığım. Az şey. Az şeyle koca bir ömrü baba özlemekle geçirdim.

Bir şair sormuş bir şiirin başında: sizin hiç babanız öldü mü? Sonra kendi cevaplamış, benim bir kere öldü, kör oldum, demiş. Ben o körlüğü on iki yaşımda tattım. Babası ölen çocuğun dünyası bir gözünü kapatır; o güne kadar onunla ne kadar şey gördüğünü, ancak yarısını kaybedince anlar. Ben yarısını çok erken kaybettim. Ondan sonra her şeye tek gözle baktım, sen doğana kadar.

Babasız büyüyen çocuk vakitsiz büyür. On iki yaşında evin erkeği oldum, daha çocukken. Sonra annem de gitti, ben yirmi üçümdeyken. Önce yarısı, sonra hepsi. Yirmi üçünde insan yetimliği çoktan öğrenmiştir, ama anneyi de gömünce başka bir yetimlik başlar, adı konmamış bir yetimlik. O gün anladım, bir daha da unutmadım: aile her şeydir. Ailen yoksa eksiksin, dalın yoksa gürlemezsin. Rüzgar gelir, geçer; dalı olmayan ağaç ses vermez. Ben yıllarca öyle bir ağaç oldum, dalsız, sessiz.

Bana baba olmayı kimse öğretmedi. Öğretecek adam ben on iki yaşımdayken gitmişti. Sana verdiğim her şeyi, hiç verilmemiş bir yerden çıkarıp verdim. Nasıl baba olunacağını bilmeden baba oldum sana; çoğu gecemi, bunu bilmediğimi sana belli etmemeye çalışarak geçirdim. Sonra sen oldun. Bir tek sen. Benim dalım sen oldun. O sessiz sadasız ağaç, sen gelince ilk kez gürledi.

Ama beni sen de tam tanımadın

Şunu da söylemem lazım, çünkü kimse babası için söylemez: beni sen de tam tanımadın.

Sen “baba”yı tanıdın, o rolün içine girmiş adamı. Ama benim bir de babalıktan önceki halim vardı, sen onu hiç görmedin.

Bir zamanlar gençtim. Gülerdim, hem de çok. Hayallerim vardı, sana hiç saymadığım. Başka bir hayat isterdim, başka bir iş, başka bir şehir; vazgeçtim, sana bakmak için vazgeçtim, bunu da söylemedim. Sen doğunca ben bir adam olmayı bıraktım, baba oldum. Bu babanın altında, hiç tanımadığın bir adam yatar. Çoğu çocuk o adamı, ancak çok geç kalınca, eski bir fotoğrafa bakarken merak eder.

Beni merak et, güç olsa da. O genç adamı sor. En iyisi bana sor, ben hala buradayım, masanın öbür ucundayım. Nasıl gülerdim, neyden korkardım, tıraş olurken hangi şarkıyı mırıldanırdım, sor bana. Çoğu evlat bunu hep sonraya bırakır, sonra sormak için çok geç kalır. Sen sonraya bırakma. Ben daha buradayken beni bir de böyle tanı; o zaman iki baban olur, üstelik hiçbirini kaybetmeden.

Masamı sen korudun

Bir şeyi erken fark ettim sende. Benim dünyamı sahiplendin. Kitaplarım, masam, kağıtlarım, sonra bilgisayarım. Bunları, sana açıkça emanet etmediğim halde, emanet bellemiştin. Kimseye dokundurmazdın. Biri masama uzansa araya girerdin. Daha el kadar çocukken, koca bir adamın eşyasının başında bir bekçi gibi durduğunu görür, içimden gülerdim; ama o gülüşün altında bir yer ısınırdı. Bir çocuğun bir şeyi koruması, onu sevmesinin en sessiz halidir. Sen beni, bana ait şeyleri koruyarak sevdin, tıpkı benim seni onararak sevdiğim gibi.

Sonra büyüdün. Bir gün baktım, bir konuda benden büyük olmuşsun. Beni eleştirdin. İlk başta gücüme gitti, sonra çoğu zaman haklı çıktın. Yeri geldi bana akıl verdin, yeri geldi yine eski çocuğum oldun, kucağıma sığındın. İkisi arasında gidip geldin, ben de seninle gidip geldim. Babalık tek yönlü bir akış sanılır, değildir. Bir yaştan sonra evlat da babasına, azar azar, fark ettirmeden, babalık eder.

Göremediğim şeyleri çok kez sen gösterdin bana. İki gözüm vardı, ama üçüncü bir göze ihtiyaç duyduğumda o göz hep sen oldun. Sana baktıkça babalığı yeniden öğrendim; sen büyüdükçe ben de büyüdüm, geriden gelerek.

Sonra küçüldüm

Bir gün boyumdan uzun oldun. O günü ben senden iyi hatırlarım. Sen sevindin, ben de sevindim, ama sevincimin altında ufak bir şey vardı, adını koymadım. Sonraki yıllarda o ufak şey büyüdü, ben küçüldüm. Sırtım büküldü, sesim inceldi, o seni havaya atan elim bir kavanozun kapağını açamaz oldu. Kavanozu sana uzattım. Sen açtın. İkimiz de bir şey demedik.

Rol bir gün değişir. Seni taşıyan adam, senin taşıdığın adam olur. Bu dünyanın en sessiz devrimidir. Hiçbir evde yüksek sesle ilan edilmez, ama her evde olur. Babanın koluna sokakta, düşmesin diye, ilk kez sen girdiğin gün, baba olmanın ne demek olduğunu sezersin. Çünkü o güne kadar arkanda duran bir şey vardı. O gün arkana baktın, orada bir şey yoktu; sen vardın.

Ya beni hiç bulamadıysan

Şimdiye kadar konuştuğum, babası olan çocuktu. Şimdi sana döneyim. Sana, beni hiç tanımamış olana.

Sana bunu söyleyebiliyorum, çünkü ben de bir zamanlar tam senin durduğun yerde durdum. Az önce söyledim: benim babam da ben on iki yaşımdayken gitti. O eksikliği iyi biliyorum. Kitaptan öğrenmedim onu, tenimde taşıdım. Belki bu yüzden, ömrüm boyunca, babasız birini her gördüğümde elim kendiliğinden uzandı. Kimine biraz para, kimine bir akşam sofrası, kimine sadece omzumda bir yer, bir telefonun ucunda bir ses. Çoğuna bir şey demeden. Yetimin açığını yetim görür. Kendi açığımı gençken kapatamadım; sonra başkalarınınkini kapatmaya çalıştım, belki onların yüzünde kendi on iki yaşımı arayarak.

Şimdi izin ver, senin baban yerine ben konuşayım. Onun söyleyemediğini.

Belki erken gittim, sen beni hatırlamadan. Belki hiç gelmedim. Belki bir kapıyı çarpıp çıktım, o kapı bir daha açılmadı. Belki adımı biliyorsun ama yüzümü bilmiyorsun, ya da yüzümü tek bir fotoğraftan biliyorsun, o fotoğrafa da kızgınsın. Sana bir şey söyleyeyim, çünkü kimse söylemedi: benim yokluğum da bir babadır. Eksik bir baban oldu. Eksik baba da babadır.

Sana eksik dediler mi? Bir yanın yarım kaldı, dediler mi? Dinleme. Çocuk, olmayan babayı kafasında kendi kurar. Ona bir yüz verir, bir ses verir, kimi zaman onu olduğundan iyi yapar, kimi zaman bir canavar. Sen kendi babanı kendin yaptın. Ağır bir işti bu, çoğu insan ömründe hiç yapmaz; sen yaptın. Onun için bende olmayan bir şey var sende: sen, babasını seçebilmiş tek çocuksun. Ben sana verilemedim, sen beni icat ettin. İcat edilen baba, bazen verilenden daha uzun yaşar.

Yine de bir şey eksik kalır, biliyorum. Bir koku eksik kalır. Geceleri eve giren bir ayak sesi, bir anahtarın kilitte dönüşü. Bunu sana veremem, çünkü ben yoktum. Ama şunu söyleyebilirim: özlediğin o ses, içinde bir yerde duruyor. Onu özleyebiliyorsan, bir yerde onu tanıyorsun demektir. Tanımadığın şey özlenmez. Sen beni hiç görmeden tanıdın. Bu da bir tür babalıktır, en zoru.

Şimdi sıra sende

Belki sen de baba oldun bu arada. Belki bir çocuğu şimdi sen atıyorsun havaya, o gülüyor, sen tutuyorsun.

Bir gün ağzından benim bir cümlem çıkacak. Hiç beğenmediğin, kendine “ben asla böyle demem” dediğin o cümle. Bir akşam yorgun döneceksin, çocuğun bir şey isteyecek, sen tam benim sesimle, benim tonumla, benim yorgunluğumla cevap vereceksin. O an ürpereceksin. Beni geride bıraktığını sanıyordun; meğer içine almışsın, ağzınla taşıyormuşsun. Korkma. Benden sana geçen her şey kötü değil. Seni ayakta tutan şeyin bir kısmı da benim.

Sen de söyleyemeyeceksin belki. Sen de tamir ederek seveceksin. Sen de bir gün çocuğunun gözünde küçüleceksin, ve o küçülme senin en sevildiğin an olacak, ama sen bunu o an bilmeyeceksin; ben de bilmemiştim. Bu zincirin bir adı yok. Babadan çocuğa geçer, sessizce. Herkes bir öncekinden kaçar, sonunda ona benzer.

Başta, beni hatırlamadığını söylemiştim sana, o ilk yılları. O yılları senin için ben saklıyorum. Ne zaman istersen anlatırım: ateşin çıktığı o geceyi, ilk adımını, seni ilk havaya attığım günü. Ben buradayken gel, o günleri benden al. O günlerin tek şahidi benim, şahit de hep burada kalmaz.

Bir şeyim sende zaten var, sen fark etmesen de. Yürüyüşünde var. Bir şeye kızınca çeneni sıkışında. Çocuğunu havaya atışında. Benim sana hiç söyleyemediğim o cümleyi, bir gün belki kendi çocuğuna söylersin; işte o gün ben de söylemiş olurum, senin ağzından, gecikmeli.

Bugün beni düşünüyorsan, ister yanı başımda, ister uzaktan, ister yalnızca aklından geçirerek, şunu bil: sen beni düşünürken, içindeki o eşikte duran adamı da görürsün. O adam önce bendim, sonra sen oldun. Adın ne olursa olsun, baban kim olursa olsun, ister yaşıyor ister göçmüş, ister hiç olmamış, sen bir babayı taşıyorsun. İçeride, sessiz, gidip gelen biri. Onu bul. Yaşıyorsa bugün bul, erteleme; bir telefon aç, karşısına otur. Göçtüyse içinde bul, o hala orada.

Bir söz vardır, çok severim: baba, cennetin orta kapısıdır; o kapıyı ister koru ister yık, derler, bu senin elinde. Ben bu dünyada sana bir kapı oldum, bir eşik. O kapı hala açık, ben hala ardındayım. Beni koru demiyorum, yalnızca geçtiğin kapıları hatırla. Sonra sen de birine kapı ol, bir eşikte dur, arkandan biri geçsin.

Sana verecek büyük bir servetim yok. Bir tek sözüm var, onu da kendi yetimliğimden öğrendim: aile her şeydir. Sıkı tut onu. Dalını çoğalt, gürle, bu dünyada sesin duyulsun. Ben dalsız bir ağaçtım; sen geldin, ilk kez gürledim. Sıra şimdi senin dalında. Bu evi hep böyle dolu, hep böyle sesli tut.

Yıllar önce, sen daha küçükken, içine bir tohum ektim. Onu hayatın kendisiyle, yoklukları göstererek ektim; eksik kalanı, kaybedeni, sofrasında bir sandalyesi boş oturanı sana gösterdim. Sen yokluğu göre göre büyüdün, bu yüzden varlığın kıymetini bilen bir evlat oldun. Bir babanın çocuğuna bırakacağı en büyük şey budur: ne para, ne ev, ne isim. Vicdan ve merhamet. İkisi de sende tuttu. Bunu gördüğüm gün, baba olarak içim rahat etti.

Ben buradayım, sen de buradasın. Bir akşam, bir kapının açılıp kapanışını duyarsın; o an, gelen ben miyim, sen mi, ayıramazsın. Aramızdaki fark gittikçe inceliyor. İyi ki inceliyor.


Bu yazıyı babam Ahmet Turan Esin Beyefendi’ye armağan ediyorum.