PsikoSufi
← Tüm Yazılar

3 Haziran 2026

Ben, Deniz

Adımı bildiğini sanırsın. Yirmi beş yıla sığmış bir hayatın, kuşaktan kuşağa taşınan bir adın arkasındaki sesi dinliyorsun.

Denizi konuşturduk, konuşabildiği kadarıyla. Anlayabildiğimiz kadarıyla. Ne sağı var bu işin, ne solu. Bir vatan var, bir de sevgisi.

Adımı bildiğini sanırsın.

Adımı ben de çoğu zaman bilemedim. Annem koymuştu. Babam söylemişti. Okulda yazmıştık. Sonra bir gün ben kendim söylemiş oldum, başkasına. Söyledim ama söylediğim ses kendi sesim miydi, ondan bile emin değildim. Bir adın olmak garip bir şeydir. Adın senden önce var olur. Senden sonra da var olur. Sen aradaki kısa zamanda onu taşımaya çalışırsın.

Benim aradaki zamanım kısa oldu. Yirmi beş.

Adım

Babam bana Deniz dedi. Deniz görmemişken Deniz dedi. Ankara’ydı doğduğum yer, Ayaş ilçesinde. Sonradan Sıvas, babamın görev yeri. Deniz bizim oralarda bir hayaldi, bir sözcüktü çok, bir mavi hatırlatma. Babamın bir yerde okuduğu, bir yerde duyduğu. Belki o, beni denize doğru iterdi adımla. Belki sadece güzel buldu. Bilmem. Ona hiç sormadım. Sormak için çok küçüktüm önce, sonra çok büyüktüm.

Adımın bir parçası benden değildi hiçbir zaman. Bütün adların öyle olur. Sen taşırsın ama adın sana ait olmaz tam. Bir kahvede biri seni adınla çağırınca dönersin. Dönüş bir alışkanlıktır. Adın çağrılınca dönmeye alıştın. Adının ne anlama geldiğini hiç düşünmedin belki. Ben de düşünmedim çok zaman. Sonra düşünmek zorunda kaldım. Çünkü adım gazete oldu. Mahkeme oldu. Sonra duvar oldu. Sonra şarkı oldu. Bunların hiçbiri ben değildim. Ama hepsi adımı söylüyordu.

Babam

Babam öğretmendi. Cemil Bey. Annem de öğretmendi, Mukaddes Hanım. Sıvas’ta ders verdiler. İlkokulum ortaokulum orada geçti. Sonra lise için İstanbul’a gittim, Haydarpaşa’ya. Trenle. Trenden inip ilk gördüğüm denizi hâlâ hatırlıyorum. Adımı taşıyan ben, ilk kez kendi adımın ne demek olduğunu görüyordum. Cumhuriyet’in çocuğuydu babam, bana da Cumhuriyet’in çocuğunu yetiştirmek istedi. Cumhuriyet bir kelime olarak benim küçük yaşıma girdi. Onun ne olduğunu daha anlamamıştım, ama bana anlamlı gelirdi zaten. Babamın gözünde bir parıltı vardı o kelimeyi söylerken.

Babam beni severdi. Bunu söylemek garip değil. Babalar genelde çocuklarını sever, bizimkinde bu sevgi açıkça söze dökülmezdi ama ben bilirdim. Bir bakış yeterdi. Akşamları masada otururduk, çayı önümüze koyardı, bir şey sorardı okula dair. Cevap verirdim. Cevabımı dinlerdi. Dinlemesi bir öğrenme değildi, ben olduğumu kabul etmesiydi.

Sonra büyüdüm. Saçım uzadı. Bir gün eve geldim, babam beni kapıda gördü, bir an durdu. Bir şey demedi. Babam zaten bir şey demezdi çok zaman. Ama o duraklamada bir şey vardı. Beni tanımak ile tanımamak arasında bir an. O an yıllar sürmüş olabilir. Bilmem.

Babamı hiç yargılamadım. Yargılayacak bir şeyi yoktu. Babam kendisi olarak kaldı, ben kendim oldum, ikimiz farklı sokaklara yürüdük. Onun sokağı sınıfına ders vermeye gidiyordu. Benim sokağım daha sonra adımı duyacak insanların durduğu yere. Sokaklar farklıydı. Yan yana yürüyorduk yine de bazen. Bunu yıllar sonra fark ettim.

İdam kararı verildiğinde babamın yüzüne ne geldi, ben görmedim. Görmediğim için iyi oldu belki. Babamın yas tutuş biçimini bilmek bir oğul için ağır olur. Ben gitmiştim çoktan ama babam orada kaldı. Kaldığı yerde de bir Deniz vardı, gitmedi.

Annem

Annemden çok söz etmedim mahkemede. Söz etmek anneye doğru bir şey değil. Anneyi mahkeme salonunun havasına çekmek istemezsin. Anne salondan dışarıda kalsın istersin. Salondan dışarıda ev olsun.

Annem mutfakta dururdu çoğu zaman. Ben okuldan dönerdim, mutfaktan ses gelirdi. Anne sesinin bir frekansı vardır, başka hiçbir frekans onu örtmez. Mutfak hep oradaydı, ben gittikten sonra da oradaydı.

Annemin korkusu vardı. Ben gördüm, görmemiş gibi yaptım. Anneye “korkma” denmez. Anne korkmaktan vazgeçmez çünkü vazgeçemez. Korkması bir şeyi koruyordu. Korumayı bırakırsa neyi kaybedeceğini biliyordu. Ben de biliyordum. Bu yüzden korkusunu sökmedim, dokunmadım. Sustum. Anne susunca anne, oğul susunca oğul olurlar.

Annemin gözleri büyürken ben gittim. Annemin gözleri büyüdü, ben dönmedim. Sonradan annem hep o büyük gözlerle baktı bir yere. Baktığı yer ben değildim artık, çünkü ben yoktum. Belki bir resmim vardı. Belki bir gazete kupürü. Anne baktığı resmin ne kadar oğlu olduğunu bilemedi.

Annemden başka bir şey demeyeceğim. Annenin payı sözden büyük.

Yoldaşlar

Yusuf. Hüseyin.

Onlar geldi. Ben gittim. Aslında üçümüz aynı sokaklarda yürüdük bir zaman. Aynı kahvelerde oturduk. Aynı kitapları okuduk. Aynı şeylere kızdık. Üçümüz kızgındık. Kızgınlığımız aynı yerden geldi sanılır. Tam böyle değildi. Yusuf’un kızgınlığının kökleri kendisinindi. Hüseyin’in kökleri başka bir yerdeydi. Benimkinin de kendi yeri vardı. Bir araya gelince üç kızgınlık tek bir dil konuşur olduk. Bu dil aslında üç dildi, üst üste bindirilmiş.

Yusuf’u severdim. Onun da bir adı vardı, kendinden büyük. Adı söylendiğinde sırtı bir an dikleşirdi. Görmüş gibi yapardım ama görürdüm. Hüseyin daha sessizdi. Düşündüğünü hiç söylemezdi tam, ama gözleri söylerdi. Üçümüz aynı odada otururduk bazen. Konuşmadan da iletişim olur. Bunu birlikte öğrendik.

Bir karar verdik diye yazıyor sonradan. Karar verdik tabii. Ama karar bir an değildir, bir akıştır. Hangi an karar verildi sorulsa cevap veremem. Sokakta bir gün başka bir genç vuruldu. Sonra başka bir gün başkası. Sonra üçümüz oturduk bir kahvede. Sokağa baktık. Kahve bizim kahvemizdi. Sokak da bizim sokağımızdı. Onların kahvesi başka yerdeydi, başka. Üçümüz baktık. Yusuf bir şey dedi. Hüseyin bir şey dedi. Ben susmuş olabilirim, ya da bir şey demişim. Karar oydu. Karar bizim seçtiğimiz bir şey gibi sonradan yazıldı. Yaşandığında bir akış idi sadece. Akışı kim seçer?

Karar

Silah bir nesnedir önce. Sonra bir tartım olur elinde. Kaldırırsın, ağırdır. Beklersin, kendi ağırlığını tanırsın. Silahı kullanmak başka bir şeydir. Kullanmadan önce taşımak vardır. Taşımak silahla geçen zamandır. O zamanda bir şey öğrenirsin: silah taşıyan adam farklı yürür. Adımları başka düşer yere. Düşünmesi başka olur. Susması başka olur. Konuşması başka olur. Silah seni biraz değiştirir, sen değiştiğin için sonra silahı kullanmak daha kolay görünür. Daha doğru görünür.

Bu sıralamayı sonradan anladım. O zaman yaşıyorduk yalnızca.

Filistin’de eğitim aldık. Sonra geri döndük. Bir Amerikan eri kaçırdık. Sonra başkalarını da. Bir banka. Bir başka yer. Gazetede başlık olduk. Başlık olmayı istemedik aslında. Belki Yusuf istedi, Hüseyin istemedi, ben fark etmedim ki ne istediğimi. Başlık geldi. Başlığı görünce şaşırdım. Adım gazetede. Bir kız evine giderken bu gazeteyi gördü belki. Belki bir baba çayını yudumlarken adımı okudu. Belki bir öğretmen, eski bir öğretmen, eski Cemil Bey’in arkadaşı, “vah bir gencimiz daha” dedi. Bu cümleler oldu. Olmuştur. Ben görmedim.

Adımın kendimden uzaklaştığını ilk o gün hissettim. Adım benden ayrılıyor diye düşündüm. Adım benden ayrılınca onu kim taşır? Cevabını bilmiyordum o zaman.

Şimdi biliyorum. Adımı kuşaklar taşıdı. Her kuşak biraz başka. Bir kuşak benden ne almak istediyse aldı. Bir kuşak başka şeyi aldı. Hangisinin doğru olduğunu söyleyemem. Ben olsam bile söyleyemem. Çünkü adımı kullanmak benim hakkım değildi sonradan. Adım benim ölümümle birlikte halka geçti. Halk adımı çoğalttı, kendine göre.

Şarkışla

Yakalandım. Sıvas Şarkışla yakınında. Bir bozkır. Soğuk olmamış sayılır o gün, ama bir hafif soğuk vardı. Belki ben içeriden soğuktum.

Vali İğneciler’in odasına götürüldüm. Çay verildi. Çayı içmedim. Niye? Bilmem. Belki içersem bir şeyi kabul etmiş olurdum. Belki sadece çay istemiyordum o saatte. Belki ellerim çayı tutamayacak haldeydi ve bunu fark ettirmek istemedim.

Vali bana sordu. “Dağlarda mıydınız?” Evet. “Demirel istifa etti, haberiniz var mı?” Var. “Memnun musunuz?” Hayır.

Bir kişinin Demirel’in istifasından memnun olmamasının bir nedeni vardır. Vali’nin anlamasını beklemedim. Vali bir başka cumhuriyetin valisiydi. Onun cumhuriyeti bu istifa ile düzelirdi. Benim cumhuriyetim için bu istifa hiçbir şey demek değildi. İki ayrı cumhuriyet aynı kelimeyi söylüyorduk. Vali’nin cumhuriyeti vardı, benim cumhuriyetim vardı. Kelime aynı, hayatlar farklı.

İçişleri Bakanı’nın odasına götürüldüm sonra. Bakan keyifliydi. Gazeteciler vardı odasında. Yorgundum, ayaklarımı zor sürüyordum. Başımı yukarıda tutmaya çalıştım, çabayı kimse görmesin diye. Bakan “geçmiş olsun” dedi gülerek. Yüzüne baktım. Bir baktım ki bu yüz benim bir kuşak büyüğümün yüzü. Aynı kuşak değil. Ama aynı ülkenin iki yüzü. Ben “geçmiş olsun”a karşılık vermedim. Bakan gazetecilere döndü, “şu pejmürde kılıklı adam” dedi adımı. “Beğenemedin mi?” dedim. “Türkiye’de bir tek ordu var” dedi. “Onun için ordu muhtırayı verince hemen istifayı bastınız” dedim. Sinirlendi. “Götürün bunu” dedi.

Götürdüler. Beni sürükleyerek götürdüler odadan. Bunu hatırlıyorum. Hatırlamak yorucu. Çünkü sürüklenen ayaklarımdı, ama içimde sürüklenen bir başka şeydi. O başka şeyi adlandıramıyorum. Belki utançtı. Utanç ne için? Bilmem. Belki onurdu. Onur ne için? Bilmem. İkisi de aynı an olabilir. Aynı bedende.

Hücre

Hücre bir kapıdır. Ardında bir oda vardır. Oda küçüktür. Ama hücre yalnızca oda değildir. Hücre içeride yaşamayı öğreten dilin yapısıdır.

Birkaç ay kaldım. Kaç olduğunu tam saymadım. Saymak hücreyi büyütür. Saymamak hücreyi olduğu yerde tutar.

Yusuf yandaki hücredeydi. Hüseyin başka tarafta. Aramızda duvarlar vardı. Duvarın bir özelliği vardır: ses geçirir. Tam söz geçirmez ama sesin tonu geçer. Bir öksürük, bir yatağa yatış, bir derin nefes. Birbirimizin yaşadığını duyduk böyle. Bu yeterliydi. Söz söylemeye gerek yoktu. Söz söylemek bizim için bir lükstü artık. Lüks kalmadığı için zaten oradaydık.

Bir gece Yusuf’tan bir mırıltı duydum. Bir şarkı belki, belki sadece bir mırıltı. Yusuf’un sesini tanırım. Mırıltısı söze yakındı, ama tam söze gelmedi. Ben de mırıldandım. İkimizin sesi aynı zamana düştü, biraz örtüştü. Bu örtüşme bir kabul gibiydi. Birbirimize var olduğumuzu duyuyorduk.

Mahkeme oldu. Savunma yazdım. Yazdığım uzun değildi. Yirmi beş yaşında bir adam ne kadar yazabilir kendi savunmasını? Çocukluğum girer mi savunmaya? Babamın bir akşam masada bana baktığı an girer mi? Annemin bir cumartesi mutfakta çay demlerken çıkarttığı ses girer mi? Bunlar girmez. Bunlar girmediği için savunma eksik olur hep. Yazdığım eksik bir savunmaydı.

Hâkim okudu. Yargı bir törendir aslında. Tören öncesinden belli olmuştu kararın. Tören sadece sonuç sözünü vermek için yapıldı. Ben de bunu biliyordum. Yusuf da Hüseyin de biliyordu. Üçümüz tören için orada durduk. Bunu söylemek istemezdim çünkü töreni reddetmek hâlâ kendi seçim alanımdı. Reddetmedim. Töreni kabul ettim. Reddetmek benden bekleniyordu belki. Beklenmeyeni yapmak hâlâ benim elimde değil miydi? Bilmem.

Sabah

6 Mayıs. Sabaha karşı. Saat üç olabilir, dört olabilir.

Bir kapı açıldı. Beklediğim kapı. Beklediğim için sürpriz değildi, ama beklediğim için daha gerçek de değildi. Bekleyiş gerçeği uzatır, gerçeğin geldiği anı tanıdık bir şey gibi yapar. Ben uzun zamandır bekliyordum. Ne bekliyordum, biliyordum. Ama ne bekleneceği bilinen şey bile yabancı bir şey gibi gelir geldiği an.

Yusuf çıkarıldı odasından. Sarıldık. Birkaç saniye. Yusuf’un kolları beni tuttu, benim kollarım Yusuf’u tuttu. Bir an. Bir an sadece. Sonra Hüseyin getirildi. Onunla da. Üçümüz bir koridor başında durduk. Konuşmadık. Konuşmak için ne kalmıştı? Her şey daha önce konuşulmuştu, daha önce konuşulmamış olarak.

Avluya çıkarıldık. Avlu küçüktü. Bir masa. Üzerine tabure. Tabureye çıkıldı. Önce masanın üzerine çıktım. Sonra taburenin. Yüksekti. Avlunun üstü açıktı, gökyüzünü gördüm. Sabaha karşıydı, hâlâ karanlık.

Konuştum. Söylediğim şey söylediğimdi. Yaşasın diye başladım, kahrolsun diye bitirdim. Marksizm-Leninizm’in ilkelerinden söz ettim. Türk ve Kürt halklarından söz ettim. Emperyalizmden söz ettim. Faşizmden söz ettim. Bunları söyledim. Hepsini söyledim.

Sonraki yıllarda söylediklerimi kısalttılar. “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” olarak topladılar. Söylediklerimden bir parça aldılar, gerisini bıraktılar. Aldıklarına bir şey eklediler. Ben tam böyle dememiştim. Ama tam böyle dememiş olmam onların aldıkları cümlenin daha az gerçek olmasını sağlamadı. Çünkü bir cümle söyleyenle değildir, taşıyan ile olur. Cümleyi onlar taşıyorlardı. Ben artık taşımıyordum.

Ayaklarımın altındaki tabureyi tekmeledim. Tekmelediğimi hatırlıyorum. Belki kendiliğinden çekildi, belki ben ittim. İki gerçek aynı anda olabilir. Aynı bedende.

Sonra bir an oldu. Bir an. Sonra zaman değişti.

Sonra

Sonra mezarımdan bir şey yetişmedi. Bir taş kondu. Birileri geldi. Yıllarca geldi. Geldiklerinde mezarı süslediler bazen. Bazen sustular yanında. Bazen şarkı söylediler. Bazen ben şarkıyı tanımadım. Çünkü şarkı bende yoktu. Şarkı onlarda vardı. Adım, şarkının bir hecesi olmuştu.

Bir kuşak geldi sonra, beni hiç görmemiş. Adımı bilen. Adımı sokakta yazan. Adımı sloganlara koyan. Bir başka kuşak da geldi, ondan sonra. Yine beni görmemiş. Yine adımı bilen. Adımı taşıdılar. Adım onların oldu bir parça.

Bir şair vardı, idamımın ardından bana bir dörtlük yazdı. Adı Can’dı.

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi…
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Şair benim için yazdı. Sevdim de okuyunca. Ama şair yazarken yine kendisini de yazıyordu biraz. Acımak ile aşk olmak arasındaki dengeyi tartıyordu. Bir şair acımayı reddederse, acımanın gücünü teslim ederek reddeder; reddedişi onu yener gibi olur ama önce onu kabul etmiştir. Şair bunu yaptı. Şairin acımayı reddedişi bana benden çok önce vardı, ben sadece onun reddini üzerine giydiği biriydim. Aşk olsun dedi. Bunu söylerken kendisi de bir aşk olmasını istiyordu. Aşkın yönü çift taraflıdır hep. Şair beni anlattığını sandı, kendisini anlattı. Anlatan kim, anlatılan kim, bir cümlede hiçbir zaman tam çözemezsin.

Sevdim onu yine de. Çünkü o gerçekten yazdı. Yazdığında bir şey kazandı kendi içinde. O kazandığı şey bana da ulaştı, ölmüş olsam bile. Yüz metreyi koştuğum tek koşu o değildi belki, ama Can’ın yüz metrede yazdığı bir Deniz vardı; o Deniz koştu, ben koşmamış olsam da. Bir şair bana hız verdi. Bunu hatırlamak iyi.

Bunu yargılamıyorum. Adım bana ait değildi sonradan. Onlara aitti. Onlar adımı taşırlarken kendilerini taşıyorlardı aslında. Adım bir kabuktu. İçine her kuşak kendi içeriğini koydu. Liberal okudu beni biri, sosyalist okudu biri, milliyetçi okudu biri. Her okuma kendi gerçeğine sadıktı. Ben hiçbirini reddetmedim. Reddetmek için kalmadım.

Bir başbakan vardı, adına idam kararını imzalayanlardan biri. Yıllar sonra mezarımı ziyaret etti. Geldi, durdu, baktı. Belki bir şey dedi içinden. Ben duymadım. Duymasaydım daha iyi olurdu belki. Bir özür miydi? Bir kabul müydü? Bir hesaplaşma mıydı? Bilmiyorum. Bir adam gelmiş ve mezarın yanında durmuş, bu kadar. Bu da bir şey. Hiçbir şey de.

Babam ne hissetti idam günü, bilmiyorum. Bilseydim ağırlaşırdım. Bilmemek bir oğul için bir koruma. Babam yaşadı uzun yıllar daha. Sonra o da gitti. O da bir mezar oldu. Babamla yan yana mıyız şimdi? Belki. Babam beni karşılayışında ne dedi? Bunu da bilmem. Belki sustu. Babam susmayı bilirdi.

Annemin gözü yaşaran o günden sonra, kaç kez daha yaşardı? Sayılmaz. Anne gözünün yaşı sayılmaz.

Anılma

Sen şimdi adımı duyduğunda ne hissediyorsun?

Soruyu sormak istemezdim. Çünkü cevabı vermek senin elinde değil tam. Cevap, sana kuşaklardan kalan bir biçim. Adımı duyduğunda içinden bir şey kıpırdıyorsa, o kıpırtının kaynağı ben değilim çoğu zaman. Adım uzun zamandır kuşakların elindedir. Sen bir kuşağın çocuğusun. Sana bir biçim verildi. O biçim içinden adım geçtiğinde sana ne söylüyorsa, o senin payına düşendir.

Eğer beni övüyorsan, övdüğünün ben olmadığını söyleyebilirim. Övdüğün bir resimdir. Bir genç yüzdür. Yirmi beşinde bir oğlandır. Yaşamamış olduğum yıllarda olabileceğim adam değildir. Yirmi altı, otuz, kırk olmamış olduğum bir Deniz değildir. Olmadığım Deniz övülemez. Övdüğün gerçek bir başkasıdır, kim olduğunu sen bilirsin.

Eğer beni yeriyorsan, yerdiğinin de ben olmadığını söyleyebilirim. Yerdiğin bir karikatürdür belki. Bir karar yığınıdır. Yusuf’la Hüseyin’le geçtiğim aylarda olmuş bir adam. Bir banka soyguncusu, bir asker kaçırıcısı. Bunlar oldum, doğru. Olmadığım da çok şey vardı. Yerdiğin yalnız olduğum kısımdır. Olmadığım kısım da bende kaldı; senin elinde değil.

Övgü ile yergi arasında bir Deniz vardı. Üç yıl. Belki dört. Bir yirmi beş yıl. Hepsi bu. Bir delikanlının yıllarıydı. Babası vardı, annesi vardı, arkadaşları vardı. Bir kız vardı belki, ondan da bahsetmedim mahkemede. Bir köpek olmuştu bir zaman. Bir şehir vardı, sokak vardı, akşamlar vardı, gazete kâğıdının kokusu vardı. Bunlar yirmi beş yıla sığar mı? Sığmaz. Bu yüzden yirmi beş yıl her zaman eksik olur. Eksiklik bir trajedidir kendi başına.

Adımı bilirsin. Ne dediğimi bilmezsin. Ne dediğimi ben de tam bilmiyordum.

Bu yüzden mi anılıyorum belki? Anılmanın kolay olduğu kişiler hep söylediği belirsizler oluyor. Bir cümleyi tam yazsaydım, bir kitap bıraksaydım, bir kuram önersem, beni daha kolay reddedebilirdin. Reddedilecek bir tez olurdu elinde. Ben bunu yapmadım. Yapamadım. Vaktim yetmedi.

Vaktimin yetmemesi şimdi seni adımı taşımaya itiyor. Vaktim yetmiş olsaydı belki ben sönerdim biraz. Söz yığını tanıdık tartışmaya gelir. Tanıdık tartışmaya gelen kişi sönüktür. Vaktim yetmedi diye seninle hâlâ konuşuyoruz. Garip bir denklem.

Belki bu yüzden adımı taşıyorsun. Çünkü ben tamamlanmadım. Tamamlanmamış olanı her zaman tamamlayan bir başkası lazım. Sen, beni tamamlamak için adımı taşıyorsun. Tamamladığın ben miyim? Bilmem. Belki sensindir tamamladığın.

Adım Deniz. Sen taşıyorsun. Taşımanın bir biçimi var. O biçimi seçen sensin. Seçimin doğru ya da yanlış olduğunu söylemek bana düşmez. Ben artık konuşmuyorum. Sen konuşuyorsun benim adımla. Konuştuğunda bana bir kez daha kendini söyle. Çünkü adım artık senin sesinden çıkıyor.

Bir ayna gibi tut adımı. Aynaya bakarken kim baktığını gör. Adımın arkasında kim duruyor, sen bilirsin. Belki ben durmuyorum artık. Belki sen duruyorsun.

Ben gittim. Sen kalsan iyi olurdu. Ama sen de adımı taşıdığın için biraz benimle birlikte gittin. Bu gitmeyi geri almak bir gün mümkün olur belki. Olursa, adımı yere koy. Koy bırak yerinde. Adımın bir yeri var. Belki bir taş. Belki bir avlu. Belki sadece bir an. Adımın yerine git, beni bırak orada. Sen yürü.

Yürürken kendi adını taşı. Adın senin olsun. Adımı kim taşıyorsa onun olsun. Aramızdaki sınır bu kadar olsun.

Adımı bildiğini sandığın o ilk an, son an oldu çoğu zaman. Bir kuşaktan kuşağa bir Deniz geçti. Geçen Deniz benim olmayabilir. Geçen, geçenindir.